Tarihten güncelliğe, güncellikten tarihe laiklik

Dergi Dosya Sayı 4 (Haziran 2021)

Sertaç Canbolat

Din ve devlet işlerinin ayrılığı olarak başlayıp aşağıya doğru sıralanan ve ne tarihsel kökeniyle ne de Türkiye’nin somut olgularıyla hiçbir ilişki kurmayan Laiklik tanımı (ülkenin hangi siyasi dönemecinde hangi saiklerle böyle formülleştirildiği özel bir araştırma konusu olduğundan bilemiyorum) laiklik olgusunu karartmaktan, hayatla olan bağlarını kopartmaktan daha başka işe yaramaz. Çünkü bir kavram, soyutlandığı olgular bütünüyle somut ilişkiselliği gösterilmedikçe sadece bir kabuktur ve KKTC’de Kur’an kurslarının laikliğe aykırı bulunarak KKTC Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılması olayıyla ilgili olarak Fahrettin Altun’un “Karar ideolojik ve dogmatik bir aklın ürünüdür. Laikliği bu denli sığ ve yanlış bir şekilde yorumlamak temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelik bir adımdır” diyerek tanımlamasındaki laiklik gibi içi her türden saçmalıkla doldurulabilir. Bu ifadenin kısa söylem analizinde dini taassup yerine aklın “dogmatik” olarak, toplumun kurumsallığını binlerce yıl önceki mistisizme göre düzenlemekten başka siyasi amaçları olmayan tarikatlara gündelik hayatta yer açmanın da “temel hak ve özgürlük” olarak yeniden tanımlandığını, kısacası kavramların tersinlendiğini açıkça görebiliyoruz. Televizyonlarda “bakanlıklarda tarikatlar kavga etmesin diye kota verilmesinin” açıkça tartışılması; AKP’nin daha en başından itibaren “İslam Devleti’ni” donatması, militanlarının Hatay’da herkesin bildiği “gizlilikle” hastanelerde tedavi edilmesi benzeri icraatları; MEB’in tarikatlarla protokol imzalaması; Cuma namazlarından sonra açıklama yapılmasının ülke rejiminin dinci temsili haline gelmesi; AKP’nin İhvan’la olan ideolojik bağının Katar’la ve Mursi sonrası İhvancılara Türkiye topraklarında destek sunulması; kimi dinci gruplara ve tarikatlara karşı yürütülen hukuki soruşturma ve polisiye operasyonların temelinde “iktidara itaat edilmesi-edilmemesi” kadar kesin bir siyasi hat olması ve daha bir dizi örnekle Türkiye’nin mevcut rejim ve siyasetini işaret etmek gerekir. Kubilay ve Maraş olaylarının geçmişte kalmayıp bugün başka aktörleriyle yaşadığını belirlemeden veya Turgut Özal’ın şeyhlerle açtığı yolda televizyonların izlenmediği, kız çocuklarının doktora götürülmediği “kurtarılmış köyler” hatırlanmadan, Uğur Mumcu’nun bütün çıplaklığıyla tarikat-siyasetçi ilişkisini ortaya koyduğu “Rabıta” unutularak “Laiklik” nasıl tartışılabilir? Ve yine Uğur Mumcu, Bahriye Üçok cinayetleri görmezden gelinerek “özgürlükçü laiklik”, “militan laiklik”, “despot laiklik”, “radikal laiklik” gibi tam bir kavram sahtekarlığı ürünleriyle nasıl baş edilebilir? Kubilay’ın, Maraş’ın, “hayırlı olması” temennisiyle zamanaşımına uğratılan Sivas Katliamı’nın siyasi unsurlarının Türkiye’deki siyaseti ve Türkiye’nin siyasetini belirledikleri ortamdan bağımsız bir Laiklik olabilir mi? Siyaset bilimi açısından devletin kurumsal yapısının tasfiye edildiği, bu kurumsal yapının yerini (yani yetki-sorumluluk alanlarının yerini) yukarıdan aşağıya bir hiyerarşinin çeteleşmiş yapısının aldığını, dolayısıyla anayasal suç işlemenin artık iktidar açısından olağan “yönetim” biçimi haline geldiği Türkiye’de Laiklik için hangi çerçeveyi konuşacağız? AKP fiiliyatı yasalaştırmak için tek ihtiyacı olan anayasa değişikliği hedefiyle pek çok ülkenin anayasasını inceleyip “bakın çağdaş dünyanın anayasalarında laiklik ilkesi yer almıyor” icadıyla bir Laiklik çerçevesi sunacaktır, buna eminim! Eski sosyalist cumhuriyetler ile birkaç ülke dışında bütün Avrupa’nın “temsili anayasal monarşi” olmasına bakarak ben de AKP’ye artık “Türkiye Sultanlığı” ismini öneriyorum. Yeni anayasaya yeni ülke ismi!

Kavramlar üzerine konuşulduğunda, hele de bu kavramlar yabancı bir dilden geldiyse, sanırım âdettendir, kelimenin hep kökeni verilir. Kendi hesabıma diyebilirim ki, dil bilen herhangi birinin herhangi bir etimolojik sözlüğe bakarak görebileceği böylesi bir tespit bana pek de anlamlı gelmiyor, çünkü kelimelerin anlamları sözlüklerde bulunmaz veya şöyle demeliyiz iki tür anlam vardır, ilki sözlüklerde kelimelerin bütün tarihsel ve toplumsal süreçlerden arındırılmış, dolayısıyla dilin kendisine indirgenmiş bir “anlam”, ikincisi de kelimeleri kavramsallaştıran, yani birer “kavram” haline getiren toplumsal yapıların ve bunların süreçlerinin tarif ettiği ve yukarıda dikkat çekmeye çalıştığım “anlam”. Ve işte sırf bu yüzdendir ki ısrarla tanımlamaktan, tanımlamanın kendisinin en önemli ideolojik görev olduğunu da unutmamak gerekir.

Laik, rahip sınıfına mensup olmayanlar için, anlam genişlemesiyle Kilise hiyerarşisine dahil olmayan her şey ve herkes için kullanılan bir sıfattır, kısacası “dünyevi” kelimesinin tam karşılığıdır. Fransa’yı bir krallık olarak tesis etmek isteyen Charlemagne’ın toplumsal ve siyasi bir araç olarak önünü açtığı Kilise elbette sadece “ruhani” bir güçle donanmış değildir. Dolasıyla “temsillerin” hiç de ruhani olmayan maddi temelleri de var. Oğlu “Sofu” Louis’nin 800’lerin başında taç giydiği Reims’deki Notre-Dame Katedrali neredeyse bütün Fransa krallarının taç giyme töreninin yapıldığı yerdir. Törendeki altı Kilise adamı Fransa Eşiti olarak aynı zamanda da feodal senyördürler. Elbette bu bölgelerin aynı zamanda idari, mali ve cezai (yargılama) erkidirler. Bunun dışında Ancien Regime Fransa’sının tamamında bir piskoposun yetki alanını ifade eden bölgelere Diocèse, bunların temel alt birimlerine ise paroisse [paruas] adı veriliyordu. Bu bölgelerdeki piskoposları oranın toplumsal hayatının düzenleyici gücü olarak niteleyebiliriz. Diğer taraftan bu Kilise bölgeleri aynı zamanda mâli bölgelerdir; “dîme” [onda bir] adı verilen ve ayni olarak hasattan alınan bir verginin de yine Kilise, yani piskoposluk tarafından toplandığını da görüyoruz. XIV’üncü yüzyılda merkezi monarşinin Kilise’ye karşı hamleleri olarak bir dizi kraliyet kararnamesiyle hukuk alanında yaptığı reformların bir sonucu olarak Kilise mahkemelerinin daraltılmadan önceki yetkisi, kutsal yerlerde işlenen suçlara ek olarak kutsal değerlere küfür, zina, intihar gibi başlıklardaki soruşturmaları da kapsıyordu. Bir diğer önemli başlık olarak “eğitimde” Kilise’nin yüzyıllar boyunca neredeyse tek kurum olarak kalması, onun toplumsal yaşamdaki ağırlığını gösteriyor. Şu halde Devrim öncesindeki Kilise, toplumsal hayatın ilkelerini belirleyen tek kurumdur. Monarşinin yüzyıllar içindeki siyasi girişimleri Kilise’nin uygulamadaki etkinliğini daraltmayı hedeflemiş ve bunda şu veya bu ölçüde başarı kazınmış olsa da toplumsal hayatın ilkelerinin kaynağı Kilise ve onun doktrininden başka bir şey değildir. İşte Fransız Devrimi, toplumsal hayatın ilkelerinden Kilise’nin siyasi, idari, mali, hukuki varlığının kovulması, dinin insanların bireysel inanışları olarak vicdanlarda yeniden tesis edilmesidir. Kilise’nin kurumsal varlığını kovmanın ilkesine laiklik, uygulamanın kendisine sekülerleştirme diyoruz. Hatta devrim takvimi de İsa’nın doğum gününün esas alınmaması ilkesiyle “déchristianisation” (Hıristiyanlılaştırmayı tersine çevirme olarak tercüme edebiliriz) hareketinin bir parçası olarak ortaya çıkarılmıştır.

Thermidor gericiliği döneminde “devrimci” kelimesinin yasaklandığı Fransız Devrimi’ni ise bir-iki cümleye sıkıştırmaya zorunlu olarak cüret etmem gerekiyor. Devrim, yekpare bir siyasi toplam olmadığı gibi yekpare bir süreç de değildir (Hatta ülkenin yönetim biçiminin ne monarşi ne de cumhuriyet olduğu bir aylık bir belirsizlik evresi de vardır). Her ne kadar kâğıt üzerinde 1789-1799 arasındaki 10 yıllık dönem olarak gösterilse de cumhuriyet, laiklik, sekülarizm özelinde bütün bir ilerici birikimin değerlerini atfettiğimiz Fransız Devrimi, aslında Dağlılar Meclisi dediğimiz 24 Haziran 1793-27 Temmuz 1794 arasındaki hepi topu 12 aylık dönemin eseridir. Kilise’nin varlığı konusunda bir dizi yapılmış olsa da en önemli hukuk başlıklarını şöyle sıralayabiliriz; Kilise adamlarının sivil yasası (1790); Kilise ve Devletin ayrılması başlığındaki yasalar ve düzenlemeler, özgürlük ve eşitlik yemini (1792); Cumhuriyet yasalarına itaat yemini (1795), krallık ve kargaşadan nefret, cumhuriyete bağlılık ve sadakat yemini (1797). İşte kilise ve devletin ayrılmasının yasal ilkesi sanırım Türkçeye “din ve devlet işlerinin ayrılması” olarak aktarılmış. Halbuki bu yasalardaki laiklik ilkesi “Devlet sınırları içinde sivil toplum ile dini cemaatin ayrılığı ve buna bağlı olarak Devlet’in herhangi bir dini gücünün, Kilise’nin de bir siyasi gücünün bulunmaması” ile “dini inanışlara karşı devletin tarafsızlığı ile buna bağlı olarak kamu veya özel kuruluşların din adamları ve Kilise’den bağımsız olması” ilkeleridir. Restorasyon dönemiyle birlikte de tahmin edilebileceği gibi bu ilkeler, bu ilkelerin tam karşısındaki yasal düzenlemeler ve bu düzenlemelerden doğan uygulamalarla tırpanlanmıştır.

Şu halde geriye önemli bir soru daha kalıyor; Laiklikten bahsedeceksek, “din” nedir? Kişilerin kendilerini şu veya bu şekilde tanımlamalarının toplamı mıdır? Yani milyonlarca insanın kendilerini bir aidiyetle “Müslüman” olarak tanımlamalarına mı “İslamiyet” adını veriyoruz? Sorular arttıkça “din” avuca sığmayan, şekilsiz olduğu için kolayca kaçan, dolayısıyla gerçek anlamı saklı kalan bir şey haline geliyor. O halde onu elimizle tutacak şekilde somutlaştıralım. Nedir Hıristiyanlık? Kişiler açısından ele alırsak bir üst kimlik. İnancın örgütlenmesi olarak ele alırsak Katoliklik, Ortodoksluk, Protestanlık (diğer küçük bölünmeleri saymıyorum). Peki, şu halde Hıristiyanlık olarak kodlanan bu en genel üst kimlik inancın örgütlülüğü (hem düşünsel -yani doktriner- hem de kurumsal açıdan) olan Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık haricinde başka bir gövdeye sahip mi? Örneğin Jansenizm, Augustinusçuluk gibi doktrinler ile bu doktrinlerden doğan Vaazcılar (Dominicains), Hatipler (Oratoir), İsacılar (Cizvitler) tarikatları dışında bir Katoliklikten söz edilebilir mi? Ameli mezhepler denen ve aslında 1500 yıllık bir mistisizmden başka hiçbir şey olmayan bu mezhepler ile bunlardan doğan tarikatlar dışında bir İslamiyet var mıdır? “Olmalıdır”, buna verilecek tek cevaptır! Çünkü insanların vicdanındaki bir “din”, insanlığın bin yıl önceki bir mistisizmden başka bir şey olmayan mezheplerde gövdelenerek kendilerini dinin tek ve doğru temsilcisi olarak sivriltmeye çalışan tarikatlar tarafından istenmemektedir! İnsanların vicdanındaki bir dini en şiddetle reddedecek olanlar işte mistisizmin bu bekçilerine aittir. Ve yine bu bekçiler ait oldukları binlerce yıllık mistik karanlığı bugüne yerleştirmek için yine o mistisizmle aynı dönemde var olmuş ancak aklın yürüdüğü yolda bilimi ekmeye çalışan isimlerden de taktik açıdan faydalanmaktadır. Yoksa İbn-i Sina ile El Cahiz gibi isimlerin mistisizmle olan akrabalığı primat evriminde insan ve babun arasındaki akrabalıktan fazla değildir.

Robespierre 5 Aralık 1793 tarihli, meclis için kaleme aldığı bir metinde “Bize göklerden bahsediyorlarsa yeryüzünü sömürmek içindir. Bize İlahi Kudretten bahsediyorlarsa onun yerini almak içindir” dediğinde işte tam da insanların vicdanlarını kendi siyasi güçlerinin tekeline almak isteyen o mistisizm temsilcilerini kastediyordur. Yine bir Konvansiyon konuşmasında (7 Mayıs 1794) ahlaksızlığın sadece monarşik despotizm olarak değil aynı zamanda “din” olarak tesis edildiğini söylerken “hekimler için şarlatanlık neyse inanç için de Kilise adamları odur” ifadesi de buna işaret etmektedir.

İşte bu yüzden Laiklik konuşulacaksa en önemli ve hayati tanımlamamız neyin “inanç”, neyin “din” olduğu ve olması gerektiğidir. Laiklik ve onun ayrılmaz bir parçası olarak sekülarizmde (ki nedense seküler sıfatı haricinde Türkiye’de bir sekülarizm kavramı laikliğin yanına getirilmemektedir) inanç, tarikatların siyasi-mali özgürlüklerine “radikal laiklik”, “özgürlükçü laiklik” gibi sahte kavramlarla serbesti tanınmasına olanak tanımayacak şekilde insanların sadece vicdanlarındaki inançtır. Dolayısıyla dinci gericiliği ve bunun kurumsal yapısını görmediğinizde bu siyasi yapılanmanın gündelik hayattaki uygulamalarını “yaşam tarzı” olarak meşrulaştırırsınız.

İnancı “bir zalimin öldürdüğü masumun mezarı başındaki adalet çığlığı” olarak tanımlayan Maximilien Robespierre (1758-1794) işte “her Fransız’ın yüreğindeki” bu inancın, gündelik hayatı düzenleyen siyasi bir örgütlenmeye dönüşmemesi gerektiği konusunda da son derece açıktır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin Robespierre’in elinden çıkan ilk yazımı ile mecliste kabul edilen maddeleri birbirinden oldukça farklıdır. Bununla birlikte meclisin kabul ettiği biçimindeki 6’ıncı maddedeki “inanışların serbest ifası yasaklanamaz” ibaresi bir yurttaşın kişilik hakkıdır, tarikatların siyasi hakkı değil. Ancak aynı hak, toplumun üst yapısının bir toplamın inancına göre biçimlendirilmesi de değildir.

Türkiye söz konusu olduğunda, sıradan “yobazlar” iken sosyalist kavramların yuvasında bir guguk kuşu yumurtası, Türkiye’nin en önemli ve sonucu itibarıyla başarıya ulaşmış liberal saldırı aracı Radikal 2 eliyle formülleştirilip televizyon programlarında yaygınlaştırılarak benimsetilen “mütedeyyin aydınların” nasıl bir ortamda filizlendiği de anlaşılmalıdır. Öyle ya “gerici aydın” olmuyor, “yobaz” ciddi derecede olumsuz, o halde kapitalizmin insanların insan olmaktan kaynaklanan haklarından biri olan “barınma hakkının” 30-35 yıl süreyle borçlandırılmış köleler yaratarak gasp edilmesinin “konut edindirme” tamlamasıyla şıklaştırılmasına uygun düşecek şekilde başka bir kavramla, “mütedeyyin aydın” kavramıyla tıpkı yukarıda yaptığım kısa söylem tahlilindeki gibi tersinlenmesi gerekiyordu. Türkçenin ilk sözlüğünden bakalım (1966 baskısı da aynı biçimdedir). Yobaz, Din taassubunu başkasını rahatsız edecek derecede ileri götüren, sataşkan kaba sofu. Karikatürlerde çirkin suratlı, sakallı, entarili olarak çizilse de yobaz sadece bu görünüşe sahip olanlar için değil, bugün kimi bakanlıklarda ikbal kavgasına tutuşan tarikatların maharetleri kendinden menkul şeyhlerinin binlerce yıllık mistik gericiliğini daha “modern” dış görünüşlerle taşıyanlar için de kullanılan, tartışmasız bir kavramdı. Cuma namazından sonra ülkenin siyasi temsilcisinin açıklama yapmasının neyi temsil ettiğini ise bu “yobazlar” hakkındaki karikatürleri çizen karikatüristler için o devlet makamının “Din büyüklerine hakaret ederek toplumun dini inançlarını rencide etmek” iddiasıyla soruşturma açtırtması anlatıyor.

Diğer taraftan Türkiye’de tarikatlardan bahsedip de Diyanet’ten bahsetmemek olmaz, ancak yukarıdaki çerçeve son derece açık olduğundan ve dinci siyasetin mezhepçi kurumu olarak faaliyetlerine devam eden Diyanet’in o dev bütçesini bu ülkedeki on milyonlarca işçi ve çocuk işçi için “sabır” dileyip “isyan etmelerinin Allah’a isyan olacağını” vaaz etmeye, toplumun yüz yüze kaldığı en büyük tehlikeyi “deizm” olarak açıklamaya ve “ateistlere cevaplar” başlıklı kitaplar bastırtmaya harcamasına zaten Robespierre’in yukarıda özetlediğim Konvansiyon konuşması cevap veriyor.

Şu halde bu ülkede “çocuk gelin” tanımıyla meşrulaştırılmaya çalışılan, ancak doğrudan doğruya “evlilik” adı altında çocuğa tecavüzden başka bir şey olmayan olgunun dinci kökleri Laikliğin temel meselesidir. 12 yaşındaki çocukların reşit kabul edilip “evlilik” adı altında tecavüze uğramasının elbette mezheplerle ve bu mezheplerin bekçileriyle ilgisi olacaktı. Diyanet’in “Erken yaşta evliliklere onay vermiyoruz” açıklaması çok şey anlatıyor. 12 yaşında “bulûğ” kabul ettikleri kız çocuklarına toplumsal alanda diğer pek çok zorunluluğun yanında dayatılan tarikat başörtüsünü “yetişkin kadınların özgür tercihi” olarak “yaşam tarzı” açısından savunma durumuna düşmemek için kavramların çalar saatini hep alarmda tutmak gerekir çünkü başörtüsü, gündelik hayatta tek yasa olmak isteyen dinci baskının sonucudur, kadınların iradesinin bir görünümü değildir. Tarikatların Kuran kurslarının kapatılmasına “dogmatik aklın temel hak ve özgürlükleri askıya alması” dersek elbette mezheplerin “yasa” olarak tanımlayıp tarikat eliyle hayata geçirdikleri uygulamalar da “kişinin özgür seçimi” olur. Plantasyonlarda köle anne-babalardan doğup köle kalmaya devam eden nesillerde “köleliğe rıza” imal etmeye benziyor. Sadece akıl deneyiyle imal edilen “kişisel seçim”, onlarca iş-mevki sahibi erkek karşısında “kurtulmaya çalışmadığı” gerekçesiyle mahkemelerin çocuk yaştaki kızlarda imal ettikleri “rızaya” fena halde benziyor.

Related Posts