Fırtınadaki Arı: Anlatılan bizim hikâyemiz…

Dergi Okuma Notları Sayı 3 (Mayıs 2021)

Hande Durna

Pandemi başlamadan hemen önce çıkan ve benim çıkar çıkmaz aldığım ama okumak ve üzerine düşünmek için sanki bilinçliymişçesine bugünleri beklediğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabı Gamze Yücesan Özdemir’in yazmış olması bende özel bir merak uyandırmıştı ve okuduğum üniversite ile özdeşlemiş arı analojisinin hatırlatıldığı, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mühendisler Marşı ile giriş yapılan bir kitaba ilgisiz kalmam mümkün değildi. Kitabı aldıktan sonra hayatın “alışılmış rutin”i içerisinde yarattığım hava deliklerinde okumayı planlamışken kitaptaki “Fırtına” metaforundan esinlenecek olursam bir “Kasırga”ya sürüklendik ve orada ayakta durmaya çalıştık. Benim “alışılmış rutin”ler dediğim, kitapta bahsi geçen “siyasal iktidarın ritimleri”, bugünlerde sık sık değişik çağrışımlarla aklıma geliyor. Kapitalizmin ritminin pandemi koşullarında ifrada vardığı düşünülürse buraya takılmam çok da şaşırtıcı değil. Kitabın seyrinden bahsederken yeri geldiğinde buraya dönmek üzere devam edelim.

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından gerçekleştirilen, Ağustos-Eylül 2016 tarihleri arasında Ergene Havzası, Gaziantep ve Konya Havzası’nda sanayide çalışan 947 mühendisle yapılan anket çalışması; Kasım-Aralık 2017’de üç farklı coğrafyadan toplam otuz yedi mühendisle gerçekleştirilen derinlemesine görüşme ve bir odak grup görüşmesi; üç coğrafyada üç ayrı “Mühendisin Bir Günü” adlı kısa belgesel çalışması kitabın dayandığı güncelliğin örneklemini oluşturuyor.

“Fırtınadaki Arı: Mühendisin Hayatı”, saha çalışmasının ötesinde hem Marksist sınıf analizi kapsamında mühendislerin konumunu tartışarak hem de bu ülkede dünden bugüne mühendisliğin seyrini sunarak geniş bir projeksiyon oluşturuyor.

Ülkemizin ve dünyanın üzerindeki karanlık perdeyi yırtıp atma derdi olanlar açısından, yani dünyayı değiştirme iradesi beyan edenler açısından kitaptaki şu soru kanımca çok kritik:

 “Bu ülkedeki mühendisler de, 1930’lu yıllarda kendilerini tüm yurdu yeniden kuracak arılar olarak tanımladılar. Mimar ve mühendisler bugünkü koşullarda hala vasıf ve yaratıcılığa sahipler mi? Memleketi baştanbaşa yeniden kurabilmeyi hedefliyorlar mı? Yoksa fırtınaya mı kapıldılar?” [1]

Mühendislerin işçi sınıfının bir parçası olup olmadığı, onları orta sınıf olarak mı nitelemek gerektiği uzun bir süredir tartışılan konulardan biri. Bu tartışmanın sınıf ayracının rafa kaldırıldığı oranda iyice bulanıklaştığı da çok bilinen bir gerçek. Kitapta üretken emek / üretken olmayan emek tartışmalarına da değinilerek mühendislerin üretken emek sürecinin parçası oldukları ifade ediliyor. Emeğin üretken olup olmamasının Marx’ta kapitalist sermaye birikim sürecini ve mekanizmalarını analiz etmede bir araç olduğuna değinilirken bu kavramsallaştırmanın ahlaki bir betimleme olmadığı, sınıf mücadelesi alanında bir ayrıma denk düşmediği, emek üretkenliğinin farklı türleri olarak ikisinin de kolektif emeğin, dolayısıyla işçi sınıfının bir parçası olduğu vurgulanıyor.

Üretim süreci ile doğrudan bağlantılı olarak çalışan mühendislerin yanında bu bağlantının çok dolaylı bir şekilde kurulduğu işlerde çalışan mühendislerin varlığı da hesaba katılırsa kitapta sınıf aidiyetinin üretken emek tartışmasından bağımsızlaştırılmasının sağlam bir çerçeve oluşturduğunu belirtmek gerekiyor.

Sınıf aidiyetine dair tartışmanın bir diğer boyutunu da gelir düzeyi ve tüketim alışkanlıkları ve hayat tarzı oluşturuyor. Oysaki sınıf aidiyetini belirleyen tüketim ilişkileri değil üretim ilişkileridir ve kitapta bunun altı kalın bir şekilde çiziliyor.

Kitapta mühendislerin Türkiye coğrafyasındaki tarihsel seyrinde kimi uğraklara değinmeden önce sanayileşme ile mühendislik arasındaki ilişki ortaya konuyor, bu iki kavramın birbirlerinden bağımsız ele alınamayacağı ve sanayileşmenin mühendislik üzerindeki doğrudan etkisi belirtiliyor. Bu başlıkta imalat sanayinin geri plana itilmesi, kent rantı odaklı inşaat sektörünün öne çıkması vurgulanıyor. Diğer taraftan toplumsal alanda yaşanan “kalkınmacılığın tükenişi”, “istihdam yapısında dönüşüm”, “ekonomik ve sosyal haklarda gerileme” gibi birçok eğilimin mühendislerin toplumsal konumunda olumlu olarak adlandıramayacağımız değişimlerinin izleri sergileniyor.

Sanayileşme, toplumsal değişim ve mühendisler örüntüsünde temel uğraklara kitapta şu başlıklar altında değiniliyor: Cumhuriyetin kuruluş yıllarında cumhuriyet ideolojisinin taşıyıcısı olan mühendisler, 60’lar ve 70’lerde kalkınmacı mühendisler, 70’lerde işçi sınıfı aidiyetini hem üretim ilişkileri içerisinde hem de siyasal mücadeleler içerisinde çok net bir şekilde görebildiğimiz mühendisler ve 80’lerden bugünlere gelen “sanayisizleşme”. 80’lerden bugüne gelen süreçte mühendislerin yaşadığı dönüşümü şu cümlelerde görmek mümkün:

 “Özveriye, dürüstlüğe, “devrimci ahlaka”, fedakarlığa dayanan değerlerle, toplumsal olanın daha ön planda tutulduğu bir bilince sahip olan mühendislik ve mühendisler yerlerini diğerlerine bıraktılar. Dönemin mühendisleri de pragmatist rüzgarların etkisi altında, toplumun a’dan z’ye yatay/dikey bütün teşekküllerine ve tek tek bireylerine nüfuz ettirilen, toplumsal zihniyete aşılanan ideolojilerden hasar gördüler.” [2]

Bir yanıyla 80’li yılların uzantısı olarak görülebilecek 2000’li yıllar aynı zamanda neoliberalizmin krizi nedeniyle emeğe yönelik saldırıların daha da yoğunlaştığı, toplumun kaderinin tamamen sermayenin “adalet”ine terk edildiği bir dönem olarak ifade ediliyor kitapta. Bu durumun mühendisler üzerindeki doğrudan etkisi; iş güvencesizliġi, istihdam biçimlerinin güvencesizliği, sosyal güvencesizlik, gelir güvencesizliği, sendikal güvencesizlik, demokratik güvencesizlik ve irade güvencesizliğidir. [3] Verilerle konuşacak olursak, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’ne (OECD) dahil ülkelerde haftalık ortalama çalışma süresi 40.4 saat iken Türkiye’de bu sürenin 49.3 saat olması, her on kadın mühendisten ikisinin haftalık 55 saatten daha fazla çalışması gibi çarpıcı veriler, yukarıda ifade ettiğimiz değişimin sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır. [4]

Mühendislerdeki değişimin (siz hasarın diye okuyun!) kimi örneklerini saha çalışmalarının sonucu olarak kitapta buluyoruz. Örneğin mühendis işsizliğini yapısal süreçlere ve iktisat politikalarına bağlayanların yaş ortalamasının 45 üstü olması, daha genç kuşakların ise konuyu mühendislik fakültelerinin artmasına ya da eğitimin içeriğinin zayıflığına bağlaması bunun çarpıcı örneklerinden birisidir.

80’lerle beraber dünyada ve Türkiye’de hâkim hale gelen neoliberalizmin doğrudan üretim ilişkileri ve ekonomik hayat, sanayileşme vb. içerisindeki sonuçlarını tartışmanın yanında bu saldırının siyasal ve ideolojik sonuçlarını da tartışmak zorundayız. Çünkü neoliberalizmin ekonomik alandaki sonuçları kadar, en az onun kadar önemsenmesi gereken ayakları siyasal ve ideolojiktir. Kimlikçilik olarak kodlanabilecek sınıf siyasetinden kaçışın kılıfı mühendislerin “orta sınıf” ya da “küçük burjuvazi” olarak adlandırılması ya da sınıfsal özellikler ile değil farklı kimlik başlıkları ile tasnif edilmeleri şeklinde oluşturulmuştur. Kitaptan bir alıntı ile devam edecek olursak:

“Öznel ve tekil deneyimler ve toplumsal cinsiyet, kimlik, etnisite, din temelli tartışmalar öne çıkar. Diğer bir deyişle, ilgi, genelden özele, bütünden tekile, tarihsellikten konjonktüre, belirlilikten göreliliğe, tutarlılıktan eklektizme, ortaklıktan farka, sınıftan kimliklere, olgulardan metinlere kaymıştır (Özuğurlu, 2002). Son dönem gündelik hayat çalışmalarının teorik temelinde, büyük anlatıların reddi üzerinden geliştirilen mikro analizlerin ve mikro politikaların vardığı nokta tahakkümdür. Tahakküm çokludur, parçalıdır ve her yerdedir. Uzlaşmaz karşıtlıklara ve çelişkilere dayanan antagonistik (çelişkili) bir siyaset teorisi yerine, çatışmaların uzlaştırılmasını gözeten agonistik (çatışmacı) bir siyaset teorisi benimsenir. Dolayısıyla egemen politik konsensüs ciddi biçimde sorgulanmaz.” [5]

Mühendislerin siyasal ve ideolojik olarak soluk alıp verdikleri atmosfer kadar üzerine bastıkları ya da basamadıkları örgütsel zemin de önem taşımaktadır. Örgütsel zeminin tarifine uzanabilmek için de gündelik hayat tartışmaları büyük önem taşımaktadır:

“Gündelik hayatı açıklamayı hedefleyen teorinin öznesi sınıftır. Sınıf, kapitalist üretim ilişkilerini hem açıklama hem de aşma gücüne sahip bir analitik kategori ve tarihsel özne olarak ele alınır. Sınıf, kapitalist üretim ilişkilerini ve dahi kapitalist toplumsal formasyonda gündelik hayatı üreten ve yeniden üreten kurucu bir ilişkidir. Kuşkusuz, sınıf siyaset alanında kendisini çıplak olarak göstermez, sınıfsallık kültürel, siyasal ve ideolojik öğelerle bir arada oluşmakta, çözülmekte ve yeniden oluşmaktadır.” [6]

Ve fakat bugün mühendis için hayat üretim bandı gibi geçip gitmektedir! [7]

26 yaşındaki bir mühendisin bu tespitinden hareketle yine kitaptan bir soru ve bir cevap ile devam edelim:

“Mühendisler, kent hakkı ve kent mücadelesinin içindeler mi? Mühendisler gündelik hayatlarında, siyasal iktidarın oluşturduğu ritimlere karşı koyabilme, bir araya gelerek farklı toplumsal deneyimler geliştirebilme, farklı bir söz oluşturabilme imkanlarına sahip mi?

Tüm coğrafyalarda gündelik yaşamın kuraklaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. Mühendislerin göz ardı edilemeyecek kadar büyük bir bölümü bulundukları kentlerde hiçbir sosyal etkinliğe katılmıyor. Bu kişiler çoğunlukla evli ve çocuk sahibiler. Çocuk sahibi olan mühendisler, tatil günlerinde çocuklarını parka ya da gezmeye götürmek, ödevlerini yaptırmak gibi işlerle uğraştıklarını söylüyor.” [8]

Yukarıdaki cümleler bile bugün içinde bulunduğumuz pandemi koşullarında ne kadar uzak geliyor… Neoliberal politikalar ve uluslararası tekeller aracılığıyla sadece ülke kaynakları anlamında değil örgütlenme pratikleri anlamında da çoraklaştırılan emekçi halkımızın, mühendisleri de kapsayacak şekilde işçi sınıfı bazında nasıl bir nesnellikle yoğrulacağını göreceğiz. Ama görünen köyler için de kılavuz beklemeye gerek yok. Örgütsüzlük kuşatması altındaki emekçiler bugün artık bırakın örgütlenmeyi, sosyalleşme olanaklarının da ortadan kalktığı bir dönemi yaşıyorlar. Pandemi bitse bile mühendislerin önemli bir bölümünü kesen uzaktan çalışma pratiği son bulmayacak. Esnek çalışma modelinde yeni bir boyut olarak da değerlendirilebilecek bu pratik aynı zamanda insanların “sosyalleşme” mecraları anlamında büyük bir sınavı beraberinde getiriyor. Üretim elbette hala “uzaktan” gerçekleştirilemiyor ama çarkları döndüren kimi dişliler ise bu gündemle karşı karşıyalar. Ve bu tablonun dayanışmacılık değil bencillik, sosyallik değil asosyallik, direnme ve mücadelecilik değil konformizm ile malul olduğu son derece açık. Oysaki insani çalışma koşullarının zemini değil, yazının başında değindiğim “siyasi iktidarın ritimleri”nin istediği gibi at koşturduğu bir alan olacaktır “home office”.

“Kasırga” henüz geçmedi. “Fırtına” ise uzun sürecek gibi gözüküyor. Ama unutmayalım ki arılar da hâlâ yaşam mücadelesine devam ediyor. O yaşam mücadelesi ki geleceği gerçekten de petek petek kazanmaya gebe!

 

Kitap Adı: Fırtınadaki Arı-Mühendisin Hayatı

Yazar: Gamze Yücesan Özdemir

Yayınevi: İmge Kitabevi

Sayfa Sayısı: 249

İlk Baskı Yılı: 2020

 

NOTLAR:

[1] Yücesan Özdemir, G. (2020), Fırtınadaki Arı: Mühendisini Hayatı, İmge Kitabevi, s.16.

[2] A.g.e, s. 68.

[3] A.g.e., s. 69.

[4] DİSK-AR Aktaran: A.g.e, s. 128

[5] A.g.e, s. 142.

[6] A.g.e, s. 144.

[7] A.g.e, s. 148.

[8] A.g.e.s. 154.

Related Posts