Siyasal İslamın rolü ve Müslüman Kardeşler örneği

Dergi Dosya Sayı 3 (Mayıs 2021)

Hasan Sivri

Siyasal İslam denildiği zaman İhvan olarak bilinen Müslüman Kardeşler cemaati öne çıksa da bölgede farklı tonları ve temsiliyetleri ile yüzlerce hareketi, cemaati, partiyi ve silahlı örgütü kapsayan ve kökleri 19. yüzyıl ortalarına kadar dayandırılan geniş bir kavramdan söz ediyoruz.

Çoğunlukla kendilerini ‘İslam’a davet’ hareketi olarak sunan İslamcı hareketler ‘Arap Baharı’ sürecinin yarattığı kriz ve kaos ortamını fırsat bilip Ortadoğu’da bazı ülkelerde devleti ele geçirmek için harekete geçti ve Mısır’dan Tunus’a, Libya’dan Suriye’ye kadar birçok yerde güçlü bir şekilde sahaya indi.

1928 yılında Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler cemaati ve bölgeye yönelik emperyalist müdahalelerin yeşertip büyüttüğü farklı tonlara sahip diğer Vahhabi selefi karakterli cihatçı hareketler, var oldukları sürece işgaller ve savaşlarla daha da yoksullaşmış olan bölge halklarına daha fazla yıkım getiren kullanışlı birer aparat olmaktan öteye gitmediler.

Selefi cihatçı hareketler, hâkimiyet kurdukları alanlarda ‘Kur’an ve kılıç’ ile yönetti. Bu hareketler yönetim biçimi olarak ‘Asr-ı Saadet’ dönemini, yani İslam’ın ilk dönemlerindeki uygulamalarına dönüşü öneriyor. Dünya, sosyal medyanın artan rolünün de etkisiyle, selefi cihatçı hareketleri ve ‘Asr-ı Saadet’ başlığı altındaki kanlı pratiklerini yakından tanımış oldu.

Radikal hareketlerin dışında kalan İslamcıların ise yönetim biçimi olarak ne sunduğunu anlamak zor. Bu konuda muğlak olan ve çoğu zaman pragmatik davranan İslamcı hareketlerin, bugüne kadar iktidara geldiği hiçbir ülkede sürdürülebilir bir yönetim biçimi kuramadıklarını görüyoruz.

Emperyalistler, bölgeye yönelik müdahaleler ve işgallerde, siyasal İslam’ı temsil eden hareketleri bölgede birer saha gücü olarak kullandı. 1980’li yıllarda Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı ‘özgürlük savaşçıları’ başlığıyla desteklenen El-Kaide ve cihatçılar 11 Eylül 2001’de ABD’yi vurunca, Müslüman Kardeşler cemaati kendini ılımlı ve demokratik bir İslami hareket olarak sundu ve radikal İslam’a karşı bir alternatif olmak üzere ABD ile ilişkilerini geliştirdi. 2000’li yılların başında ‘ılımlı, demokratik, Müslüman ama laik’ gibi başlıklarla bazı İslami hareketlerin, El-Kaide’nin yükselişine karşılık olarak, parlatılmaya başlandığına şahit olduk.

ABD’li siyaset bilimci Samuel Huttington’ın ‘Medeniyetler Çatışması’ isimli kitabında önerdiği ve 2005 yılında İstanbul’da verdiği konferansta dile getirdiği ‘İslam ülkelerine liderlik edebilecek ve rol model olabilecek bir Türkiye’ tezi, başta Davutoğlu olmak üzere AKP tarafından 2011’den sonra hayata geçirilmeye çalışıldı.  Erdoğan, 2006 yılında ‘Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Biz geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi’nin eş başkanlarından bir tanesiyiz’ derken tam da bunun işaretini vermişti.

Güncel olması ve Türkiye’yi ilgilendirmesi hasebiyle, tarihi boyunca emperyalistlerle iş birliği halinde olan, bölgedeki Arap ilericilerinin aleyhine iş tutan ve son dönemlerde neo-Osmanlıcıların desteğini alan Müslüman Kardeşler örneği üzerinde duracağız.

Geçtiğimiz 10 yıl Arap ülkelerinde yaşanan tecrübeler ve pratikler, siyasal İslam’ı temsil eden hareketlerin -Arap halkının 75 yıllık davası olan Filistin dahil- birçok konuda riyakarlığını yeniden ortaya koydu. Ortadoğu’da, Körfez gerici şeyhlikleri/krallıkları liderliğindeki İsrail ile ‘normalleşme’ süreci, siyasal İslam ve onu temsil eden hareketlerin, Arap halklarının en uzun soluklu adalet temelli davası olan Filistin konusundaki sahte duruşlarını görünür kıldı.

Körfez ülkelerinin, İsrail ile uzun bir zamandan beri ilişki geliştirdiği biliniyor. Fakat on yıllardır iddialı bir şekilde ‘İsrail ile normalleşme’ karşıtı sloganlara sahip ve Filistin davasını ‘merkezi dava’ olarak ilke edinmiş olan Müslüman Kardeşler bağlantılı Fas’ın Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İsrail ile normalleşme anlaşmasına imza atarken ilkelerini bir kenara koydu ve ‘ulusal çıkarları’ gerekçe olarak sundu.

Burada, Mavi Marmara davasını 20 milyon dolara kapatan ve Biden yönetiminin bölgede izleyeceği politikalara hazırlık olarak Rabia davasını da Sisi ile normalleşmeye satan Türkiye’deki İslamcıları unutmamak gerek.

2011 yılında Mısır’da, Mübarek yönetimine karşı halkın sokak eylemlerine katılmayan ancak Mübarek’in devrileceği anlaşılınca, Tahrir meydanındaki gösterilere son günlerde katılıp daha sonra ‘devrimi’ sahiplenen Müslüman Kardeşler, Obama yönetiminin de desteğini alarak iktidara gelmişti. Bu süreçte başarısız olarak anılan Obama’nın hedeflerinden bir tanesi de ‘İsrail ile barışık başarılı bir ılımlı İslam yönetimi’ örneğini rol model olarak sunmaktı. Fakat Müslüman Kardeşler cemaati iktidarını koruyamadı.

İslamcıların bugün ‘demokrasi şehidi’ olarak andıkları cemaatin adayı Muhammed Mursi; 2012’de yüzde 50 katılımlı seçimlerde yüzde 25 oy alarak cumhurbaşkanı seçilmişti. İlk yaptığı işler, dönemin İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres’e ‘Aziz dostum’ şeklinde başlayan bir mektup göndermek ve kuşatma altındaki Gazze’nin can damarı olarak bilinen Mısır’a açılan tünellere kanalizasyon suyu basmak oldu.

Müslüman Kardeşler cemaati, iktidara geldikten sonra devleti ele geçirmek üzere Mısır müesses nizamı ile hızlıca kavgaya girdi. Değişimi sağlayan Mısır halkı iken, Mısır halkını kasıp kavuran yoksulluk, işsizlik, sokakları dolduran çiftçiler ve işçilerin talepleri, hiçbir zaman Müslüman Kardeşler cemaatinin gündemine girmedi.

Yaklaşık 70 yıldır asker kökenli liderlerin yönettiği Mısır’da, AKP’nin Türkiye’deki ilk dönemlerini örnek almak isteyen Müslüman Kardeşler cemaati, 2013 yılında General Sisi’nin darbesi ile sadece Mısır’da değil tüm bölgede tasfiye sürecine girmiş oldu.

Bugün İslamcılar tersini anlatsa da Mısır’daki darbenin ardından ortalığı kana bulayan taraflardan biri de Müslüman Kardeşler cemaati oldu. Kıpti Hıristiyan azınlığı hedef alan ve en az 44 Kıpti kiliseyi ateşe veren Mısırlı İslamcılar ile Suriye’deki savaş sırasında Humus kentinde 120 bin Hıristiyan’ı yerinden eden ve ‘ılımlı muhalifler’ olarak bilinen İslamcı Faruk Tugayları, aynı yerden beslenmişti.

50’li yıllarda Mısır’da Nasır devrimine öncülük eden Abdülnasır 1958’de yaptığı konuşmada, devrimden sonra Müslüman Kardeşler cemaati lideri ile bir araya geldiğini, bu görüşmede cemaat liderinin ‘İngiliz güçlerinin Mısır’dan çıkışları ile ilgili sorunların kendilerini ilgilendirmediğini’ söyledikten sonra ‘kadınların örtünmesinin zorunlu kılınmasını, tiyatro ve sinemaların kapatılması’ talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Bu sırada da siyasal İslam’ın Vahhabi selefi tonundaki diğer temsilcileri olan Körfez gerici şeyhlikleri/krallıkları, Süveyş kanalını millileştirerek emperyalistleri ülkeden kovan Abdülnasır’ı hedefe koymuştu. Dönemin siyasal İslamcılarının güçlü ajanslarından Mekke radyosu Abdülnasır’a ‘din düşmanı sosyalist kafir’ şeklinde saldırırken, Süveyş kanalından kovulan İngilizlerin BBC radyosu Abdülnasır’ı şeytanlaştırma peşindeydi.

Tunus örneğinde ise yine Müslüman Kardeşler cemaatine yakın olarak bilinen Nahda Hareketi, halk kitleleri arasında geniş desteğe sahip olmamasına rağmen ‘Arap Baharı’ sürecinin yarattığı değişimlerle Tunus’ta yönetime geldi. Laikliğin ve anti-siyonizmin güçlü bir şekilde yerleşik olduğu Tunus’ta, İsrail ile normalleşme girişimleri Tunus halkı tarafından reddedildi.

Bugün liberaller ve batı medyasının ‘demokrasi tecrübesi’ başlığıyla parlatmaya çalıştıkları İslamcı Nahda Hareketi, yönetime geldiği günden bu yana, Türkiye’nin son 18 yılını hızlandırılmış bir şekilde Tunus’a uyarlamaya çalıştı.

Kadını ‘cinsel obje ve bakılması günah’ olarak gören el-Gannuşi liderliğindeki Nahda Hareketi, Tunus’ta yargıyı çöküşe götürdü, Muhammed Brahimi ve Şükrü Bel’id gibi Tunus’un önde gelen solcu liderlerine ve muhaliflere yönelik suikastlara karıştı, radikal İslamcı grupların bölgeye cihatçı ihracına destek verdi. Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleyi 1956’da Mısır’a yönelik üçlü saldırıya benzeten Tunus solunun aksine Tunus’taki İslamcılar, bugün Türkiye açısından da büyük bir tehdit olan cihatçıların kalesi İdlip’e binlerce üyesini gönderiyordu.

2010 yılında kendini ateşe vererek sokak hareketlerinin fitilini ateşleyen seyyar satıcı Mohammed Buazizi ‘Arap Baharı’nın’ simgesi olmuştu. Bugün Tunus’ta binlerce Mohammed Buazizi var. Yoksulluk ve işsizlik, Tunus’ta pandemiden önceki yıllarda artmaya başlamıştı.

Geçen yıl içerisinde, uluslararası kredi şirketlerinin şartları gereği işçilerin ve memurların maaşlarından kesinti yapılmak istendiği zaman, işçiler ve memurlar genel greve gitti. İç ve dış uçuşları durdurarak hayatı felç eden genel grev, Buazizi’yi ağızlarından düşürmeyen emperyalist güçlerin ve batı medyasının gündeminde yer almadı. Bu sırada Nahda Hareketi ise pahalılığı ve kötü yaşam koşullarını protesto eden işçileri ve memurları iç savaş çıkartmak ile suçluyordu.

Siyasal İslam ne Arap ülkelerinde ne de Türkiye’de, halkların sorunlarını çözmedi ve işsizlik, yoksulluk ve gelecek kaygısı ile boğuşan genç nesillere bir şey sunmadı. Aksine doğası ve çıkarları gereği izlediği işbirlikçi politikalar sorunları derinleştirirken bölgede gericiliği yaydı.

Related Posts