Dr. Semiha Özalp Günal

Sınıflı toplumlarla birlikte egemen sınıfların, halkları daha kolay yönetmek için pek çok araç  (eğitim, medya, kültür, aile vb.) kullandığını biliyoruz. Dinler de -ister ideolojik aygıt diyelim ister rıza oluşturma aracı- bunlardan biridir. Egemen güçler özellikle eşitsizlikleri doğallaştırmak amacıyla, dinin zamana ve coğrafyaya göre farklı özelliklerini, emek sömürüsünü kolaylaştıran, yoksulluğu olağanlaştıran bir araç olarak kullanmaktadır.

Tek tanrılı dinlerin önemli ortak özelliklerinden biri sınıflar arası eşitsizliğin ilahi bir durum olduğunu söylemeleridir. Bu dünyada yaşananların hesabı öbür dünyada görülecektir. O nedenle de bu dünyadaki eşitsizlikler kabul edilebilir hatta bir sınav olarak görülebilir. Tıpkı Lenin’in dediği gibi “bütün hayatları boyunca didinen ve yokluk içinde yaşayanlar dinden, bu dünyada boyun eğmenin ve sabırlı olmanın ödülünü cennette alacaklarını umut ederler.” [*]

Siyaset kamusal alanı düzenlerken dinden referans alırsa, buna dinin siyasallaşması denir. Bir süre sonra din iktidarın bir aracı haline gelir, araçsallaştırılan din, iktidarın arzu ve gereklerine göre şekil alıp esnekleşir böylece siyaset dincileşir. Bu kısır döngü aslında bize dinin iktidarın ideolojik bir aygıtı olarak nasıl kullanıldığını anlatır.

Siyasal İslam en geniş haliyle siyasette İslam dininin araç olarak kullanılmasıdır. Dinci gericiliğin iktidar hevesinin bir başka adıdır.  Zaman zaman bizim ülkemizde de siyasal İslamcıların ya da dinci gericilerin iktidar olmaları desteklenir. Çünkü İslam dini de diğer dinler gibi sömürüyü kolaylaştırmak isteyen egemen güçlerin önemli silahlarındandır.

Türkiye’de son yıllarda giderek artan bir biçimde “İslam” siyaset alanında bir araç olarak, yönetilenlere boyun eğdirmek için kullanılmaktadır. Siyasal İslamcılar hedef tahtasına laikliği koymaktadır. Nihai amaçları, modernize edilmiş şeriat hükümlerini kullanıp sermaye ile işbirliği yaparak işçi sınıfı mücadelesinin önünü kesmektir. Bu amacı uygulamaya geçirmek için gündelik yaşamı dönüştürüp, İslamileştirmeye çalışmaktadırlar. Günlük yaşamın dönüşmesi, dört bir yandan dini değerlerle çevrilme, yeni kuşaklara da çağdaş değerler yerine bu köhnemiş değerlerin aktarılması demektir. Bunun için de sadece işçi sınıfı, yoksullar değil aynı zamanda kadınlar, -eve kapatılmış kadınlar- üretim ve yeniden üretim rollerinden dolayı oldukça önemli taşıyıcılar olacaktır.

İslam dini hem sınıfsal hem de düşünsel bağlamda etkilerini aile ve kadının bedeni üzerinde göstermektedir. Kadınlar, çağlar boyunca, çeşitli toplumlarda ve sosyal sınıflarda başka başka biçimlere girmiş dini otoritelerin politik baskılarından kurtulamamıştır. Bu çağda da siyasal İslamcılar baskılarını yoksulları ve kadınları razı edecek yöntemlerle sürdürmekte, ideolojilerini kadın bedeni ve yoksulluk üzerinden yaymaya çalışmaktadırlar.

TÜRKİYE’DE SİYASAL İSLAM

Hilafetin var olduğu yıllarda (Hilafet 3 Mart 1924’te kaldırılmıştır), Anadolu’da kadınlar İslami kurallara göre yaşamak zorundaydılar. Herhangi bir özgürlükleri yoktu. Örtünmek zorundaydılar, dışarıya çıkmaları etraflarındaki erkeklerin iznine bağlıydı, hatta Tanzimat döneminde yasayla kölelik kaldırılana dek, kadınlar “avrat pazarlarında” alınıp satılan bir nesneydi. Cariye satışından para kazanan komisyoncular bulunmakta ve kadınlar, belediyenin belirlediği fiyatlar üzerinden satılmaktaydı. Kafkaslardan getirilen (13-18 yaşlarında) kızların fiyatları biraz daha yüksekti. Yasayla 1847’de kaldırılmış olsa da, cariye ve köleliğin Cumhuriyetin kuruluşuna kadar el altından sürdürüldüğünü biliyoruz. El altından sürme gerekçelerinden biri de Mekke ulemasının bu yasaya karşı koyarak Osmanlıyı mürtet ilan etmesidir. Yani “dinimizce uygun olan bir olgu yasayla kaldırılamaz” demişlerdir. Osmanlı sevicilerinin günümüzde kadına yaşatmaya çalıştıkları da bundan başka bir şey değildir. Kahkaha atmasın, sokağa çıkmasın, çalışmasın, erkeklerden uzak dursun fetvaları dinimizce uygun olanın yasayla ya da çağa uygun davranarak kaldırılamayacağını dikte etmeye çalışmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları, toplumda ikinci sınıf/köle konumundaki kadınların, toplumsal yaşamda ve üretim süreçlerinde söz sahibi olmaları yönünde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Kadınların cumhuriyeti savunmaları için en temel gerekçe bir daha asla köle ya da cariye olmamaları için gerekli ortamın Cumhuriyetle sağlanmış olmasıdır. Kadınların bu kazanımları dinin siyasetten, kamusal alandan çekilmesi ile mümkün olmuştur. Saltanat, hilafet kalkmış yerine insan haklarının koruyucusu laiklik gelmiştir. Böylece bu ülkede insanlar özellikle de kadınlar en özgür zamanlarını 1924-1950 arasında yaşamıştır çünkü laiklik taviz vermeden uygulanmış,  kadınlar birçok ülkede yıllar sonra edinilen haklara sahip olmuştur.  Kentlerde iş hayatına katılmış, köylerde muhtar bile olabilmişlerdir.

İslamın siyasete alet edilmesinin Demokrat Parti (DP) döneminde başladığı söylenebilir. 1945 yılında ülkenin toprak reformuna duyduğu gereksinim için çıkarılan ve neredeyse hiç uygulanamayan  “Çiftçiyi Topraklandırma Yasası” büyük toprak sahiplerini, o zamanın ağalarını çok rahatsız etmiştir.  Bu yasaya karşı çıkan, kendisi de büyük toprakların sahibi olan Adnan Menderes hem bir muhalif parti örgütlemiş hem de dini söylemin halk üzerinde ne kadar etkili olduğunu fark ederek iktidarında bu söylemi kullanmaktan çekinmemiştir. Dönemin toprak ağalarının korkusu sadece topraklarının bir kısmını kaybetmek değil aynı zamanda onların hizmetinde olan köylülerin onlara itaat etmekten vazgeçme olasılıklarıdır. Köy Enstitüleri’nden yetişenlerin kadınları bilinçlendirebileceklerinden, ilerici duruşlarından ve çevrelerini aydınlatmalarından korkmaya başlamışlardı.  Bu isyan olasılığını önleyebilmek için akla gelen en önemli destek elbette ki dindir.

Dinci gericiliğin toprak kaybetmeme isteğiyle görünür olan, yoksul halkın itaat etmesine yönelik, bugün de diyanetin fetvalarında devam eden ısrarı, aynı dönemde (1940’larin ikinci yarısı) köylere öğretmen yetiştiren Köy Enstitülerini de hedefe koymuştur.  Önce fikren ve fiilen kurucuları olan ve laiklikten hiç ödün vermeyerek aydınlanmacı tavırda ısrar eden Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç baskılara dayanamayan dönemin hükümeti tarafından görevden alınmıştır.  1950 yılında iktidara gelen DP’nin ilk işlerinden biri komünist/dinsiz yetiştiriyor gerekçesiyle dört yıl sonra kapatacakları Köy Enstitülerinde, köylülerin inançlarına aykırı olması bahanesiyle karma eğitime son vermek olmuştur.

1960-1980 yılları arasında dinci söylem, belki de dünyada esen özgürlük rüzgârlarının da etkisiyle geri planda kalmış ama 1980 darbesi, neoliberalizmi yaygınlaştırmak için dinci gericiliğin önünü açmıştır. O yıllardan itibaren gericilik, kadınlara yönelik özel bir örgütlenme stratejisi geliştirmiş, türbanı kadının bir özgürleşme aracı gibi pazarlamıştır. Siyaset kadınlar üzerinde İslamı bir araç olarak, başörtüsü ile kullanmaya başlamıştır.  Daha iyi koşullarda yaşayabilmek için kentlere göç etmiş muhafazakâr kesimleri kapsayan dinci gerici siyaset, kadınların siyasete katılımını türbanı savunmak üzerinden çizen bir politika oluşturmuştur.

Üniversitede başörtüsü ile okumak isteyen kadınlar sürülmüştür öne.  O güne değin çarşaftan peçeden kurtulmanın coşkusuyla çağdaş görünmenin keyfini yaşayan kadınların ve aslında herkesin gündemine “türban” meselesi düşüvermiştir. Bu önemlidir çünkü o güne değin dinin günlük yaşamda görünür olması hoş karşılanmamaktadır.  Başörtüsü meselesi dini görünür kılmanın yanında kadınların siyasete katılma aracı olarak da kullanılmış, 1994 yılında Tayyip Erdoğan’ın belediye seçimlerini kazanmasını, ev ev dolaşıp kadınları ikna eden başörtülü kadınlar sağlamıştır.  Özellikle de köyden kente göçen insanların kent hayatına uyum sağlama süreçlerinde bir koruyucu kalkan olarak düşündükleri muhafazakârlık nedeniyle gecekondu bölgelerinden çok oy toplanmıştır. Milli görüş hareketinin kadınları bu kadar siyasi çalışmanın karşılığında seçimleri kazandırmışlardır ama “kadının yeri evidir” denilerek herhangi bir mevki kazanmadan evlerine döndürülmüşlerdir.

Darbe hükümeti ile başlayıp Refah Partisi ile iktidarı yoklayan bu İslamcı akım AKP hükümeti ile iktidara gelmiştir. 1950’lerin Demokrat Partisine çok benzer söylemlerle iktidara gelen AKP, kadınlara yönelik konularda kimi zaman liberal kimi zaman faşizan politikalar uygulamıştır. Bunun nedeni çoğunlukla o dönemlerde yaptığı açık ya da gizli pazarlıklardır. Örneğin; İstanbul sözleşmesi imzalanırken Avrupa Birliği’ni memnun etmek söz konusu iken sözleşmeden imza çekilirken dinci gericilerle yapılan bir pazarlık söz konusudur. Ama liberal de olsa muhafazakâr da, sonuçta sömürüyü gizleyen, kadının varlığını anne ve eş olmakla sınırlandıran bir politikayla kadın bedeni ve aile, elini asla üzerinden çekmediği konular olmuştur. Kaç çocuk yapılacağı, hangi yaşta evlenileceği, kürtaj yaptırıp yaptıramayacağı, doğum yardımı verilip verilmemesi, üniversite yaşlarında evliliğin desteklenmesi gibi pek çok politika kimi zaman propaganda aracı kimi zaman yasal özendirme aracı olarak kullanılmıştır. Boşanmanın zorlaştırılması ve imamların aile danışmanı olarak görevlendirilmesi de bu elin, sürekli kadın bedeninde olduğunun göstergelerindendir.

SİYASAL İSLAMIN KADINLARA ETKİLERİ

Günlük yaşamın İslamileştirilmesi çabaları sonucunda dinin görünürlüğü artarak gündelik gerçekliğimizin içine girmiştir. Dinsel dünya görüşleri, dindar ya da değil toplumun tamamının bilinçaltında yer edip gündelik yaşamlarını etkiler, insanların özellikle kadınların sadece bedenlerini değil akıllarını da işgal eder. Siyasal İslamın kadına biçtiği roller onu toplum karşısında zayıf/çaresiz ve onur kırıcı bir duruma düşürmektedir. Sadece biyolojik özelliklerinden dolayı, “fıtrat” diye erkeklerden aşağı düzeyde olduğunu kabul etmesi gereken kadın, buna en ufak karşı çıkışında cinayete bile kurban gidebilmektedir. Bu nedenle de kadının gözü sürekli toplumun ve kendisinin üzerindedir. Böylece, sürekli bir hata yapma korkusu ve güvensizlik içinde olan kadının ne giyip nereye gideceğinden, kiminle arkadaşlık edeceğine kadar her şey başkaları tarafından belirlenir.

Kadının özgürce gelişmesi, emeği, kimliği ve bedeni üzerinde tam hak ve tasarruf sahibi olmasını ve bedeni, emeği ve kimliğini toplum yararına gönüllü biçimde seferber edebileceği koşullara sahip olmasını gerekli kılar. Toplumun gözünün bu denli kadının üstünde olması kadının özgüvenini etkilediği gibi özgürce davranmasını da etkiler. Kadınların özgür olabilmeleri için önce yaşamlarını kısıtlayan dış koşulların ve bunların nedenlerinin farkına varmaları, bu adımdan sonra ise bu koşulların değiştirilebileceğine ve bu değişimin nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin bilinçlenmeleri gerekir. Bu aşamalara gelemeyen kadınların hem birey oluşlarına hem de özgürleşmelerine ket vurulmaktadır.

Toplumun belirlediği sınırlar giderek daralınca kadınların kamusal alandaki varlıkları da (burada kastım, topluma yararlı eylem ve söylemlerin gerçekleştirildiği toplumsal alan) sınırlanmaktadır. Toplumsal alanda kadınların nasıl yer alabileceklerine ilişkin kurallar kadınların yeni bilgilere ve çağdaş iletişim biçimlerine ulaşmasını engeller. Bu yaşam biçiminin dayatılması, modernleşmeye başlamış kadınlar için çok sıkıntılıdır çünkü dinci gericilik arttıkça herkes kendinde kadına müdahale etme hakkı bulur. Sadece iktidar değil, aynı zamanda pek çok gerici erkek de kadınların toplumda ‘nasıl olacakları’ hakkında söz söyleyebilir.  Örneğin AKP il başkanları (kadınlar konuşacak biz dinleyecek miyiz demişti), her şeye karışan diyanet işleri başkanlığı, kızarıp bozaran sürekli başı önde kadın isteyenler (Bülent Arınç)… Örnekler çoğaltılabilir. Bu adamlar korosuna ara sıra siyasal İslamcı kadınlar da karışır ama onların söyledikleri gerçekten etkisiz: “çıplak arama olmamıştır olsa da bunu kabul edip uzun süre söylemeyen ahlaksızdır” diyeni, “bir sürü erkek cinayeti de oluyor onları niye konuşmuyorsunuz” diyeni vs. Bazen sureleri doğrulama çabasıyla, kadınları yarım akıllı (dûn) göstermek için yaptıklarını düşünmüyor değilim.

Eğitimin gericileşmesi, kadınları çok yönlü etkilemektedir. Eğitim sürecinde ve sosyal ilişkilerde bilimselliğin ya da aklın kullanılmasının engellendiği durumlarda geçerliliği ve güvenilirliği olmayan geleneksel bilgilerden yararlanılmaktadır. Bunlar elbette dini bilgiler olmakta ve önyargıları, batıl inançları çok daha fazla gündeme getirmektedir. Eve kapatılan, doğru düzgün eğitimden uzak tutulan, bilimsel gelişmelerden koparılan kadın üretim ve yeniden üretim işlevlerinde, çağdaş bilgiyi kullanmak yerine geleneksel bilgilere yönelecek ve bu durum o dimağların örümcek ağı ile dolmasına neden olacaktır.

Eğitimin gericileşmesi çocukları dolayından da kadınları olumsuz etkilemektedir. Kadınlar ancak iyi annelikleri, iyi kadınlıkları vs. ile İslamın sokakta, mutfakta ve yatakta biçtiği rollere uygun yaşadıklarında toplumsal yaşamda ödüllendirilirler. Ailenin ve anneliğin kutsanması, kadının en önemli görevinin annelik olduğu fikri, dine dayandırılarak propaganda edilince kadınlar çocuklarını kreşe, bakıcıya bırakmaktan çekinecektir. Çocuğunu bir takım tehlikelerden uzak tutmaya çalışan anne yanlış da olsa çareyi onu da kendisi gibi muhafazakârlaştırmakta bulacaktır. Çünkü aklında zarar gören kadınların dini kurallara uymayanlar olduğuna dair önyargılar vardır. Bu çekinceyi aşabilenler olsa da kamuda ücretsiz eğitim kurumlarının yokluğu ve özel eğitim kurumlarının pahalı olması nedeniyle çocukların Sıbyan okullarına, kuran kurslarına gönderilmesi daha uygun görülecektir. Oralarda bu çocuklar Aladağ’da olduğu gibi yakılmaz ya da Ensar’da olduğu gibi istismar edilmezlerse bile beyinleri yıkanacaktır.

Çalışma hayatı da etkilenir kadınların, siyasal İslamın iktidarda olduğu son yirmi yıldır kadın istihdamı yüzde otuzların üstüne çıkamadı. Toplumsal cinsiyet rollerini geleneksel biçimde tutmak işlerine geldiği için, kadın çeşitli söylem ve eylemlerle çalışma yaşamından uzaklaştırılıyor. Çalışma yaşamından sözde uzaklaşıyor kadınlar ama en çok kayıt dışı çalışan onlar, ev işlerini bedava yapan onlar, esnek çalışan, evden iş yapan onlar, ev emekçileri onlar. Katmerli sömürü yani… Özellikle enformel sektör de denilen ev eksenli çalışma, onları sömürenlerin de işine gelmektedir. Hem işçi olduklarının farkında olmayan ve bu yüzden sınıf bilincine ulaşmaları engellenen, hem evde kaldıkları için işyeri sosyalleşmesi engellenen hem de dini ve geleneksel değerleri sürdürmekte bir sakınca görmeyen neredeyse bedavaya uzun saatler çalışan bir kadın profili ortaya çıkmaktadır. Böylece güçsüzleşen kadın hem daha kolay itaat edecek hem de ucuz işgücü olarak sermayeye hizmet edebilecektir.

Peki; bu hep mi böyle sürecek? Hayır elbette, kendi içlerindekiler dâhil olmak üzere kadınlar bunun farkına varacak ve direnmeye başlayacaklar. Şu anda bile kendilerini İslami Feministler, Antikapitalist Müslümanlar, Kadına Şiddete Karşı Müslümanlar İnisiyatifi vs. diye adlandıran ve bu hükümetin politikalarına karşı koyan kadınlar var. Elbette umudumuz onlarda değil; Boğaziçi direnişi, İstanbul sözleşmesinden çıkılmasına karşı çıkış gibi direnişlerde devrimcileşen gençlerde ve kadınlarda.

Devletin ideolojik aygıtlarının tümünü dindar nesil yetiştirmekte kullanırlarsa, belki istedikleri gibi biçimlendirebildikleri insanları oluşturabilirler. Bu şansı onlara vermemek için mücadele etmek gerekir. Bu durumda mücadele topyekûn yapılmalıdır. İşçi sınıfı mücadelesi, laiklik ve kadın mücadelesi olmadan eksik kalmaktadır. Kadın mücadelesi de bilindiği gibi laiklik ve sınıf mücadelesi olmadan işe yaramamaktadır.

 

[*] Lenin V.I. (1994) Sosyalizm ve Din (Çev: Öner Ünalan). Bilim ve Sosyalizm Yayınları. Ankara. s. 83.

Related Posts