Barış Terkoğlu
“Tanrı’ya inanıyorum ama onu tanımlayabilecek, hakkında O şöyledir, böyledir diyecek hiçbir kesin inanç ve fikrim yok. Sebep ve detaylarına giremeyeceğim. Sorgulama ve arayıştayım.”
Bu sözleri söyleyen yeniyetme bir genç olsa kuşkusuz “Allah ıslah etsin” diyeceklerdi. Fakat öyle değil. İsmailağa’nın yetiştirdiği, Suriye ve Pakistan medreselerinde eğitim almış, İslam üzerine 15 ayrı kitabı olan bulunan ve İslami dergâhlarda halen eğitim veren Talha Hakan Alp olunca ortalık karıştı. Yılların hocası uzun süredir yeni kuşaklara dini anlatırken, kendisi İslam’dan uzaklaşmıştı.
Elbette uzun süredir İslamcı camia içinde bu konu konuşuluyor. Nasıl olduğu tartışılıyor. Zira deizm şu ara ne ateistler ne Hıristiyanlar, en çok İslamcı kesimde rağbet görüyor.
Sadece Alp değil. Prof. Dr. Mustafa Öztürk de içerik olarak aynı olmasa da krizi başka şekilde test etti. Ona “tarihselci” diyorlardı. Kuran’ı tarihle ve akılla yorumluyordu. Haliyle inancını hikâyelerle değil, mana ile tarif ediyordu. Peygamberin etrafındaki Mekke toplumunun 6. yüzyıl insanları olduğunu hatırlayarak; dini, zamanın ve mekânın ötesinde tanımlamaya çalışıyordu. Yüzyıllar önceki sosyolojide, iki kadının şahitliğinin bir erkeğinkine eşit olduğunu hatırlatan Öztürk, 15 asır sonra İslamcıların yorumuna karşı çıkıyordu:
“Sen bunu kalkıyorsun, mutlaklaştırıp sosyolojiyi ontoloji yapıyor, 2 kadın eşittir 1 erkek denklemini kuruyorsun. Allah’ın sana verdiği akılla dalga geçer gibi Mülkiye’den Maliye Bölümü’nden mezun olan kadın yarım ediyor, sokaktaki maraba erkek tam ediyor.”
Gelgelelim…
Dini duvara bir arkaik halı gibi asıp, yaşamda ancak muhaliflerine karşı bir tabanca gibi kullananların pek hoşuna gitmiyordu. Mustafa Öztürk’ü kâfir, zındık ilan ettiler. Katli vacip diyenler oldu. Sonunda Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldı. O ise yaşadıklarını şöyle yorumluyordu:
“Bizde din, insanın aynaya bakıp kendisiyle muhasebesini yapmayı gerektiren bir ilahi mesaj değil, başkalarına dikte edilmesi, bir kötek olarak kullanılıp başkalarının kafasının kırılması gereken bir ideoloji olarak bugün kullanılıyor.”
İster Alp gibi deizmi seçsinler ister Öztürk gibi başka türlü bir yorumu tercih etsinler siyasal İslamcılar aynı çözülmenin başka yüzleriyle tanıştı. Çöküş içerde kalanı da dışarı çıkanı da serbest bırakmadı.
İşin esasına baktığınızda meselenin bir ilahiyat tartışmasının ötesine geçtiğini görüyorsunuz. Zira bir inanç ya da idealden bahsetmiyoruz, yaşandığı şekilde siyasallaşmış İslam, hayatın gerçeklerine çarpıp tuzla buz oldu. Bir zamanlar Asr-ı Saadete dönmeyi şiar edinmiş kuşaklar, modern hayatla, kapitalizmin nimetleriyle, siyasetin getirdikleriyle, devletin gücüyle tanışınca ütopyalarını bir kenara bıraktı. Bir kesim yeni hayata tatlı tatlı uyum sağlerken, öbür tarafta büyük inanç bunalımları yaşayanlar kaldı. İşte Talha Hakan Alp ya da Mustafa Öztürk bu krizin sonucuydu.
KAPİTALİST İSLAMCILARIN BUHRANI
Bu krizin birkaç nedeni var. Her şeyden önce maneviyatı öne koyanların kapitalizmle ellerinde tuttukları iktidar sayesinde bütünleşmesi. Siyasal İslamcılık hiçbir zaman kapitalizme karşı değildi. Her cemaatin, her tarikatın, her fırkanın bir de işadamları örgütü vardı. Öte yandan siyasal İslamcılık hiçbir zaman bu denli piyasaları yönetmedi. İhale dağıtanlar, merkez bankasını çevirenler, döviz kuruna karar verenler artık onlar. Bu da onları piyasa denilen sistemin günahlarıyla baş başa bıraktı. Artık suçu bir başkasına atamıyorlar. Artık bir başka düzene hazırlanmak için zorunlu adımlardan bahsedemiyorlar. Çünkü artık bizzat düzenin kendisi onlar.
Sonuç olarak azınlıktakiler bu süreci zenginleşmek için kullandı. Yaşam tarzları değişti. Lüks arabalar, pahalı kıyafetler, puro ya da saat gibi kalburüstü hobiler gündelik hayatlarının parçası oldu. Öte yandan siyasal İslamcılık ile kaderi belirlenen yoksullar için dünyevi bir cehennem ortaya çıktı. Pek çoğu inandıkları dava uğruna peşinden gittikleri hayatın sonunda ancak asgari ücrete kavuştu. Oy verenler patates soğan kuyruklarıyla tanıştı. Fabrikalarda sigortasızlığın, sendikasızlığın gerekçesi “dava” oldu. Piyasa düzeninin yeni sahiplerinin vaaz ettikleriyle yaşattıkları arasındaki büyük fark siyasal İslamcılığın maddi krizinin ana hattını belirledi.
FİRAVUN HAYATI TARZ OLDU
Öte yandan…
İnandığı gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar. Yaşam ile ideal arasındaki makas açıldıkça, hem kalpte hem beyinde ciddi dönüşüm kaçınılmaz oldu. Tutarlı bir ahlakın özü insanın kendi doğasıyla barışmasıydı. Barışamayanların dünyasında, din ve iman söylemini öne çıkaranlar arka planda yozlaşmanın en sert halini yaşamaya başladı.
Türkiye muhafazakârlaştıkça kendisinden uzaklaştı. Kapı önünde modern yaşamın getirdiklerini küfür sayan, kapı ardında en sert denemelerde bulunan, topluma gökyüzünü gösterirken kendi ayakları çamura batmış insanlar muhafazakâr vitrine oturdu. “Çift dinli” insanlar arttı. Elde Rabia perde ardında Firavun hayatı bir yaşam tarzına dönüştü.
TARİKAT DÜZENİ YALDIZLARI DÖKTÜ
Bu maddi ve manevi dönüşümün bir de yuvası var. Elbette tarikat ve cemaatler. Adı üstünde tarikat, “yol” demekti. Müritlerine Tanrı’ya ulaşacakları bir pusula sunmayı önüne koyuyordu. Ancak yön göstermek bir yana, tarikatlar son dönemde yoldan çıkışın sembolü oldu.
Müritler ile mürşitler arasında ilişkinin ölçüsü maneviyattan çok dibine kadar maddi dünyanın kiriyle belirlendi. FETÖ tasfiyelerinin ardından devlet içinde kimlerin yer tutacağı tarikatlar arası yarışa dönüştü. Şeyhler bir tür siyasi ağalık sistemini yeniden üretti. Hem referans oldular hem bunu perdelediler, hem sorulduğunda reddettiler hem de kalabalıklara dayanırken bununla övünç duydular.
Her biri kendisine özel sembollerle, kendisine özgü söylemlerle, yan yana ama birbirini reddederek yürüyen bu oluşumlar maddi ve manevi çöküşe yataklık etti. Yolsuzluğu ya da kişilerin haklarını gasp etmeyi, söz konusu kendilerinin kazanımlarıysa mubah gören anlayış, siyasal İslamcılığın krizinin görünürlüğünü artırdı. İçlerindeki cinsel istismarlara kadar pek çok kiri örterken, çeşitli ifşaların ardından yaşananlarla yaldızları döküldü.
İKTİDAR ÇÖKÜŞ GETİRDİ
Elbette Siyasal İslamcılığın krizinin politik sonuçları da var. İslamcılık kendisine maneviyatı kaynak gösterirken ilkeleriyle bu dünyada da daha iyi bir yönetim vaat ediyordu. Kendilerine solda alternatif bulamayan kalabalıklara düzenin içinde bir alternatif olarak kendisini sunuyordu. Ancak siyasal İslamcılığın politik iktidarı geniş bir coğrafyada tam bir çöküş getirdi.
Ortadoğu’da siyasal İslamcı iktidarlar altında mezhep savaşları, bitmeyen çatışmalar gelenekselleşti. Türkiye’de ise demokrasi vaadiyle gelen siyasal İslamcılar gücü ellerinde topladıkça despotikleşti. Muhaliflerine karşı acımasız baskı yöntemleri uyguladı. Anayasayı, kurumları, demokratik yöntemleri teferruat sayan anlayış, iktidarın kullanımını keyfileştirdi. Kendi içlerinden çıkan alternatifleri bile tekfir eden bir dil kullandı. Son dönemde artan “yeni Ömerler arıyoruz”, “94 ruhuna geri dönüyoruz” söylemleri aslında siyasal çürümenin itirafıydı.
MEDENİYETSİZ İSLAMCILIK
Kuşkusuz Siyasal İslamcılığın çöküşünün sembollerinden biri de kültür alanında yaşandı. 20 yıllık İslamcı iktidar medyanın yüzde 95’ini zorla ve baskıyla kontrol altına aldı, bütün kurumları elinin altında topladı, devasa bir propaganda aygıtı oluşturdu ancak bir medeniyet yaratamadı. Edebiyatsız, şiirsiz, resimsiz, müziksiz siyasal İslamcılık kendisine dışarıdan bir kültürel aşı aradı. Kimi zaman popüler magazin figürleri, kimi zaman eski solcu sanatçılar vitrine konulurken, muhafazakâr dünyadan çıkan kültür insanları bile siyasal İslamcılık şemsiyesinden uzak durmayı seçti. Bu çölleşme hali zaman zaman “kültürel hegemonya kuramadık” itirafıyla bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dillendirildi.
Göğe yükselmiş bir ağacın içinin boşalması gibi. Gövdesi büyürken meyvelerinden olması gibi. Siyasal İslamcılık piyasa ve iktidar aracılığıyla kendi çekirdeğini kaybetti. Yıllardır dost olduğu kapitalizme ruhunu teslim ederken ardından sadece “bir daha asla” denecek büyük bir enkaz biriktirdi. Şimdi asıl soru: Bu enkazı kim kaldıracak?

