Gündem

Ukrayna-Rusya Savaşı Merceğinden Görünen Yeni Dünya

Dr. Barış Zeren

Ukrayna-Rusya Savaşı küresel sistemde yeni bir dönüşümün başlangıcı mı? Savaşın sistemik bir kriz ifade ettiği, bunun dünya ekonomik ve siyasal sisteminde köklü bir dönüşüme yol açacağı konusunda pek az kuşku var. Rusya Devlet Başkanı Putin savaşın başlangıcındaki duyurusunu 17 Haziran’da yineledi: Tek kutuplu dünyanın sonu gelmiştir, bunu artık geriye döndüremezsiniz. Bunu Sen Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu’nda söylemesi yalnızca siyasal değil, ekonomik bir tek kutupluluğu da bitirmeyi öngördüğünü gösteriyordu.

Öte yandan, Batı’dan yükselen sesler bundan daha radikal sayılabilir. Britanya ve ABD’deki bağlaşıkları, Ukrayna savaşını kışkırtmak ve küresel bir siyasal, ekonomik kutuplaşmaya dönüştürmek için Rusya’ya karşı ambargo mengenelerini aşama aşama sıkarken bölgeyi bir silah havuzuna dönüştürmekten çekinmiyor. Krizi en ağır hisseden ise, Sovyetler Birliği’nin son döneminden itibaren Rusya’yla ticari ve finansal ortaklıkları giderek güçlenmiş Avrupa ülkeleri. Alman Şansölye Scholz, Bundestag’taki konuşmasında Rusya’nın saldırısını kesinlikle yeni bir çağın başlangıcı sayarak Alman bütçesini silahlanma ve yeni enerji politikaları doğrultusunda yeniden yapılandıracaklarını ilan ediyordu. Almanya, Batı’daki eğilimleri temsil etmesi açısından önemlidir. Bu ülke, 1970’lerde yeni bir Ostpolitik, Doğu Politikası geliştirmiş, özellikle Batı ekonomilerinin petrol kriziyle sarsıldığı dönemde ekonomisini büyük oranda Rusya (Sovyetler Birliği) doğalgaz hatlarına bağlamıştı. Şimdi bu enerji politikasıyla birlikte bir doktrin değişikliği de ilan ediyor ki, bunu Fransa’nın da açıklamaları pekiştiriyor: Ekonomi Bakanı Bruno Le Maire’e göre Ukrayna-Rusya Savaşı’nın çıkardığı enerji krizi, 1973 petrol kriziyle kıyaslanabilir düzeyde.

Nitekim, Mart ayında çağrılan bu  kriz ruhu sonunda geldi ve başta Avrupa olmak üzere Batı ekonomileri 1970’leri andıran bir maliyet enflasyonuna sürükleniyor. Bu arada savaş yoksul ülkeleri vuran bir küresel gıda krizinin de gerekçesi yapılıyor, Dünya Bankası savaşın “düşük ve orta gelirli ülkelerde büyümeyi yavaşlatacağı” öngörüsüyle bir dış borç krizinin kapıda olduğuna işaret ediyor.

Rusya’nın Ukrayna saldırısında nasıl bir sihir var ki küresel düzeni böyle kökten sarsıyor? Aslında savaşı önemli kılan, daha geniş bir dönüşüm içindeki yeri. Kabaca bir bakışla bile şu görülebiliyor: Ukrayna-Rusya Savaşı son beş yıldır yaşanan bütün bir kriz ve dönüşüm sürecinin yalnızca dramatik bir halkası. Brexit’le birlikte Avrupa Birliği’nin gerek siyasi gerek mali sisteminde yaşanan ayrışma, Trump’ın döneminin moda terimi “ticaret savaşları,” en son pandemi ekonomisiyle birlikte açığa çıkan küresel tedarik ağlarının zayıflaması, bu arada, “aşı nasyonalizmiyle” emperyalist merkezlerin evrensellik iddialarını bir kenara atmaları, küreselleşmeden dönüş, yani “deglobalizasyon” yolunun taşlarını oluşturuyor. Artık dünya ekonomisinin Nobel Ödüllü iktisatçı Stiglitz’in “deglobalizasyonu” tariflerken kullandığı terimle, “friend-shore production” (dost-kıyılarda üretim) tarzına doğru, belki de siyasal birlikteliğin önem taşıdığı “yakın” ve öncelikle “bölgesel” kamplar oluşturacak şekilde parçalanacağı öngörülüyor.

Bununla birlikte, “deglobalizasyon” tarifi açıklayıcı olsa da çözülen yapının 1970’lerde kurulu neoliberal düzen olduğu düşüncesi ekonomist bir bakışla sınırlı kalma riski taşıyor. Çünkü Ukrayna-Rusya Savaşı vesilesiyle ortaya çıkan, yalnızca bir ekonomik parçalanma değil. Ukrayna sahası üzerinden yaşanan kamplaşma ve söylemler, dünya siyasal kuruluşunda bir parçalanmaya işaret ediyor ki, bunu aslında 1945 sonrası kurumsal dünya düzeninin ölüm ilanı olarak görmek yanlış olmaz.

Anımsatmak gerekir: Ukrayna savaşında taraflar arasındaki ayrım, bu çatışmanın nasıl tanımlanacağından başlıyordu. Batı’ya göre Rusya’nın hamlesi düpedüz işgal olarak tanımlanmalıydı. Ukrayna egemen bir devlet olarak NATO’ya girmek de dahil olmak üzere, her türlü uluslararası ittifaka katılabilirdi. Dolayısıyla, Rusya’nın kendi sınırlarına ve güvenliğine ilişkin bir tehdit görme ve bu tehdidi engelleme (Putin’in “Bir Barbarossa harekâtına daha izin vermeyeceğiz” formülasyonu) meşru sayılamazdı. Bu argümanlar, özellikle 1999’da NATO’nun Yugoslavya müdahalesini, 2003’te ABD’nin Irak işgalini, daha sonraki doğrudan ve dolaylı emperyalist müdahaleleri anımsayan dünya kamuoyu için pek ikna edici olmadı. Dahası, kendi politikalarını uygulamakta kararlı Batı açısından olması da gerekmedi.

Rusya ise Batı propagandalarını karşılamak üzere, askeri müdahalesi için özel bir terminoloji ve meşruiyet çerçevesi geliştirmişti; bunu bir “özel operasyon” (spetsoperatsiya) olarak tanımlıyordu. Buna göre öncelikle Donbass’ta Rusça konuşan nüfus Kiev’den koparılacak, Ukrayna’da Rusya’yı tehdit eden neo-Nazi akımlar bertaraf edilecek (denatsifikatsiya) ve Ukrayna —önemli olarak, İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden mihver devletlere yapıldığına benzer biçimde— silahsızlandırılacaktı (demilitarizatsiya).

Öte yandan, Rusya Ukrayna’ya yönelik hamlesini bununla sınırlamıyor, harekâtı —Putin’in Temmuz 2021’de yayınladığı “Rusların ve Ukraynalıların Tarihsel Bütünlüğü” makalesinin bir devamı olarak– 21 Şubat’taki ulusa sesleniş konuşmasında çizilen daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyordu. Bu çerçeveyi, tam da “dekommunizatsiya” (yani Ukrayna’da Sovyet mirasının her alanda silinmesi) hedefinin  kabulü olarak özetleyebiliriz. Ukrayna liberallerinin ve milliyetçilerinin “Rus boyunduruğundan kurtulma” söylemlerine eşlik eden “dekommunizatsiya” heveslerine Putin bu kez retorik bir “olur” veriyor ve Ukrayna’nın başlı başına bir komünist dönem icadı olduğundan dem vurarak tutarlı bir “dekommunizatsiya” için Ukrayna’nın mevcut toprak bütünlüğünü iptal ediyordu. Ukrayna, Putin’e göre, 1917-23 sürecinde Lenin’in ve 1954’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Hruşçov’un sırasıyla Donbass ve Kırım’ı ülkeye katmalarıyla bugünkü sınırlarına kavuşmuştu. Şimdi, madem Ukrayna “komünizmden arınmak” istiyordu, o zaman —nüfusu ağırlıkla Rusça konuşan— bu topraklardan da vazgeçmek durumundaydı. Ukrayna’nın batısına gelince; Putin özellikle Kiev’i Rusların en eski yurtlarından sayarak aslında yeni Rusya nüfuz alanınına katıyorduysa da, bu bölgede bir toprak egemenliği değil, belli bir vade için nazilerden ve silahtan arındırma konseptlerine dayanan bir hukuksal nüfuz alanı kurmayı öngörmüştü.

Dolayısıyla, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Avrupa’daki en büyük çatışma sayılan Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ilk siyasal sonucu, bir devletin egemenliğini tanıyan uluslararası toplum çatısının ortadan kalkmış olmasıdır. (Ya da daha temkinli bir ifadeyle söylersek: Daha önce —Tayvan ve Kosova gibi— lokal ve istisnai kalan bu tür anlaşmazlıkların Ukrayna özelinde ölçek olarak büyümesi ve genelleşmesidir.) Batı’nın kabul ettiği Ukrayna statükosu ile Rusya’nınki artık aynı değildir ve uzlaşma noktaları bugüne gelinceye dek bir bir çiğnenmiştir; savaş tam da bu nedenle Rusya’nın askeri harekâtını zamansal ya da mekansal olarak aşabilir.

Buna, Rusya’nın kendi çeperinde oluşturduğu cumhuriyetçiklerin statüsü sorunu da eklenmelidir. Moldova sınırındaki Transdinyester (Transisstra) ile Donbass’tan başlayarak Kafkaslarda Abhazya ve Osetya’ya uzanan bu tampon cumhuriyetçiklerin de egemenlikleri küresel güç blokları arasında çekişme konusu olmaya mahkûm görünüyor.

Siyasal krizin diğer veçhesi de bu durumla bağlantılıdır. Savaş yeni bir statükoyla sonuçlanacak mıdır sonuçlanmayacak mıdır? Geçen süre boyunca özellikle bazı Avrupa liderleri —örneğin Macron— Ukrayna’nın Rusya’yla tavizkâr bir anlaşma yoluna gitmesi gerekebileceğini söylemişti. Yine ABD içinde “realist” diyebileceğimiz dışişleri ekolünün Rusya’yla savaşa baştan beri karşı çıktığını, mevcut savaşın da Rusya’yla bir ortak nokta bulunarak yeni bir statükoya bağlanmasını savunduklarını gözlemliyoruz. Bunun yanında, İsrail’in başını çektiği, Ortadoğu emirliklerini de kapsayan —Biden yönetimiyle sorunlu— güçlü bir paktın Rusya’ya karşı tutum almada Atlantik güçleri kadar hevesli olmadıkları görünüyor. Ama 17 Haziran’da Macron önderliğinde AB liderlerinin Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’e destek (Ukrayna’yı da AB’ye aday üye yapma) açıklamaları, bu arada Ukrayna milliyetçilerinin “Kırım’ı güç kullanarak geri alma” çıkışları, savaşı güdüleyen dinamiklerin devrede olduğunu düşündürüyor.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in “yarı-devletler” olarak nitelediği Lugansk ve Donetsk cumhuriyetlerini tanımayacaklarına ilişkin sözleri Putin’i kızdırmasının ötesinde, tabloyu özetleyen bir anlam taşıyor: “BM Sözleşmesi ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile toprak bütünlüğü gibi iki temel ilke çelişmiş durumda.”

Böyle durumlarda, sahadaki güç dengelerinin, yerel hırsların belirleyici olduğunu görüyoruz. Ukrayna lideri Zelenskiy, savaş sonrası Ukrayna’nın muhtemelen İsrail’e benzeyeceğini söylemesi, Hillary Clinton’ın Ukrayna’da —Rusya’ya karşı yeni bir– Afganistan yaratılabileceği demeçleri çatışmanın gidişatıyla doğrulanan öngörüler sayılabilir. Emperyalizmin yeni dünya tasarımında istikrar ve düzen yalnızca siyasetçi demeçlerini süsleyen temenniler olmaya yazgılı görünmektedir.

Uluslararası bağlayıcı bir hukuksal çatının (BM’den başlayarak) ortadan kalkması, ekonomik ve siyasal bloklaşmanın çeşitli frenlemelere rağmen ilerlemesi, içine sürüklendiğimiz dünyanın çokça tartışıldığı gibi yeni bir Soğuk Savaş değil, Soğuk Savaş öncesi “sıcak” çatışma dünyasına daha çok benzeyeceğini göstermektedir. Ne var ki, bu kez Sovyetler Birliği gibi, emperyalist merkezlerin hamlelerine çekidüzen vermelerine yol açacak ideolojik bir kutup ortada yok. Rusya ile —henüz tam bir ortaklaşma sağlayamamış olduğu– Çin’in bu boşluğu ne kadar doldurabileceği ise son derece kuşkulu.

Böyle bir dünyanın en az eskisi kadar savaşlara ve krizlere açık, statüko oluşturma konusunda beceriksiz ama aynı oranda kırılgan bir uluslararası konjonktür ortaya çıkaracağı söylenebilir. Bu tablo çoğu uzman ve gözlemci için “karamsar” görünse de, devrimci bir bakış söz konusu çatlakların tarihin ve toplumların içten içe açlığını çektiği gerçek sosyal dönüşümler için fırsatlar oluşturduğunu hep ön planda tutmalı. 1923 yılında tam da böyle bir dünyanın içine, çok daha kötü toplumsal koşullarda doğmuş bir cumhuriyet olan Türkiye’yi bu kez sosyalist bir ülke olarak yeni ve yeniden kurmak üzere tarihsel, ekonomik ve bölgesel imkânlar belirmektedir.

Comments are closed.

0 %