Dosya

Prof. Dr. Bilsay Kuruç ile Söyleşi: Ekimde İki Devrim İki Cumhuriyet

Söyleşi: Can Aykaş

Osmanlı ve Rusya’nın arası, devrim süreçlerine kadar sorunluydu. Sürekli birbirleri ile mücadele eden iki imparatorluk var. İş buradan nasıl birbirlerinin devrimlerini besleyen iki devlet yapısına ulaşmıştır?

Bilsay Kuruç: Önce kendimizden bahsedelim. Cumhuriyet devrimi bir demokratik devrimdir ve tarih önünde bir moral haklılığa dayanıyor. Çünkü tarihin “sona ermiştir” hükmünü verdiği bir imparatorluğun tasfiyesi üzerine kuruluyor. Bu imparatorluk 18. ve 19. yüzyılları algılayamamış bir imparatorluk. 18. yüzyılda aydınlanma ve 19. yüzyılda bunun katlanarak gelmesi, büyümesi, yarattığı dönüşümleri algılayamamış ve bu yüzden bu iki yüzyılı kaybetmiş. Bu yüzden 20. yüzyılda bunun hakkında hüküm veriliyor. Kim veriyor? Dünyanın emperyalist güçleri. Başta İngiltere, sonra yeni emperyalist güç Almanya. Kesin hüküm veriyorlar, temyizi olmayan hüküm veriyorlar. Yani bu imparatorluk parçalanacak, yıkılacak.

İkisinin değişik yok etme şekilleri var. Almanlar 1890’dan itibaren önce Balkanları alıp daha sonra İstanbul üzerinden Basra Körfezi’ne kadar inmek istiyor. Oradan İngiltere’nin sahip olduğu Hindistan’a parmak sallayacaklar. Kendi sömürge imparatorluk tasarılarının yeni büyük eksenini kurmak istiyorlar. Şuna dikkat edebiliriz “kapitalizmin en son aşaması”na erişen devletler 19. yüzyılın ikinci yarısında “sömürge imparatorluğu” plakasına sahip olabiliyorlar yani hem en son aşamaya çıkmak hem de sömürge imparatorluğu birliktedir. Ama sömürge imparatorlukları dönemi 19. yüzyılda kapanmış olacaktır. Peki 19. yüzyıl ne zaman bitiyor? 1914’te büyük bir savaşla bitiyor. Peki 20. yüzyıl ne zaman başlıyor? Büyük savaş bitince başlıyor. Yani kaybedenin boynuna “kaybetmiştir, kaybeden öder” asılınca 20. yüzyıl başlıyor.

[arm_restrict_content plan=”3,2,” type=”show”]

20. yüzyıl “kapitalizmin en son aşaması”nın yaşanacağı çağ ama artık sömürge imparatorlukları dönemi değil. Osmanlı’ya dönersek, zaten Osmanlı bir sömürge imparatorluğu olamadı. Emperyalizm mertebesine çıkması ise olanaksızdı. Dolayısıyla sömürge imparatorlukları çağında bir güç sahibi olamadı. İkincisi Avrupa’nın büyük kültürel, ekonomik ve toplumsal değişimini kavrayamadı. Demek ki bu iki nedenle hakkında hüküm verildi. İngilizler “yok edilmelidir” şeklinde hüküm veriyor. Yani parçalanmalıdır, küçük devletler çıkmalıdır. Ve İngilizler sömürge imparatorluklarını Orta Doğu’ya yönlendirmeye başlıyor. Orta Doğu kimin toprağı? Osmanlı İmparatorluğunun. Bunun üzerine 1915’te Fransızlarla Sykes-Picot gizli anlaşmasını yapıyorlar. Bu anlaşma esas olarak İngiltere’nin büyük Ortadoğu projesidir, Osmanlı topraklarının İngiltere ve Fransa arasında bölüşülmesidir. Zaten 19. yüzyıldan beri İngilizler Türklere sempati beslemezler. İngiliz gözüyle Osmanlı’nın parçalanması demek, Türklerin de tarihten silinmesi demek. 1915’in büyük Ortadoğu projesinin kapsamı geniştir.

Osmanlı tüm kadrosuyla 19. yüzyılı algılayamamış. Sadece padişah değil. Dolayısıyla 1914 Osmanlı’nın kapitalizme ilk ikramı oldu. Onlar aşağılayarak parçaladılar. Bunun adına da Sevr dediler. Sevr, Osmanlı’nın aşağılanarak parçalanmasının kendisine tebliğ edilmesiyle “Türkleri defetme” bakışının uygulama projesi oldu. Sykes-Picot olmadan Sevr olmazdı.

Almanya yenildi ama yok olmadı, Habsburglar yok oldu. Avusturya-Macaristan da yok oldu. Ama Almanları, Avusturyalıları ve Macarları yok etme politikası yok. Onlar aşağılanmadılar. Bize barbar muamelesi yapıyorlar.

Demek ki Osmanlı’nın tasfiyesi ile başlıyor hikâye. Bunu Mustafa Kemal Atatürk şöyle anlatıyor: “Bizi ezmek isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı mücadele edeceğiz”. Tarih 1920’nin başı. Yani Türkiye’nin devrim süreci Milli Mücadele ile başlıyor. Milli mücadelenin arkasında Türkiye’nin varlıklı sınıfları yok. Bir yere kadar varlar. Millî mücadeleye fazla ilişmiyorlar. Çünkü Osmanlı’nın yok edildiğini hissediyorlar. O halde yerine gelecek olana ya İngiliz’in kulu olacaksın ya da yarım yamalak bir şey olacaksın. O nedenle Mustafa Kemal’e geçici olarak destek oluyorlar.

Yani malını mülkünü yabancıdan kurtarıncaya kadar.

Bilsay Kuruç: Evet, bu destek geçicidir unutmayalım. Ordu İzmir’e girene kadardır. Ondan sonra siyaset başlıyor. Niyetin devrimci olduğu anlaşılınca, biz o kısmına yokuz derler. Bu nedenle ordu İzmir’e girdikten sonra devrimin ikinci kısmı başlar. Bunu istemediklerinin işaretini de 1922’nin Aralık ayında Atatürk’ü dışarıda bırakmak için yeni seçme ve seçilme kanunu teklifi yaptıklarında anlarız. O halde devrimci mücadele bunlara karşı devam ediyor.

En büyük meydan muharebesiyle devam ediyor. Lozan. Lozan bir meydan muharebesidir. Bunun başına bir diplomat getirmiyor. 1920, 1921, 1922’de meydan muharebeleri yapan Garp Cephesi Komutanı’nı getiriyor. Lozan kesintileriyle 9 ay süren büyük bir meydan muharebesidir. Milli mücadelenin son, devrimin siyasallaşma aşamasının ilk büyük meydan muharebesi oluyor.

Demokratik devrime erişebilmek için belli süreçlerden geçmek lazım. Milli mücadele de iç isyanlardan geçti, dış müdahaleden yani İngiltere’nin Yunanistan’ı sürerek yaptırdığı İngiliz müdahalesinden geçti, onları yendi Çanakkale’ye dayandı. Bunun üzerine barış teklif ettiler. İsmet Paşa Mudanya Mütarekesi’ni yaptı, Trakya’yı aldı ve Lozan’a gitti.

Bu sırada arkasında Osmanlı’nın varlıklı sınıflarının olduğu iç muhalefet de devam ediyor. Onların tavrını 1923 Şubat’ında İzmir’de İktisat Kongresi’nde görüyoruz. 3 bin kişi çağırıldı, 1500 kişi geldi. Demek ki varlıklı sınıflar tereddüt halinde. İstanbul’daki hükümet devam edebilir mi edemez mi tereddüdü var. Çünkü ortada yeni bir devlet yok. Yeni bir devlete varmamız için devrimci çizgiyi sürdürmek lazım. Tavizle, yalvararak olmaz.

Bu yüzden 1922 Ekim’inde Lozan muharebesine giderken Mustafa Kemal askerlik bitti, artık siyaset başlıyor dedi. Silah arkadaşlarına ya orduya ya siyasete dedi. Bu şu demek, ben siyasete giriyorum ama aynı zamanda orduyu da elimde tutuyorum. Yani benim gibi iki şeyi birden yapamazsınız. Çünkü başlamış devrimci süreci bir süreklilik içinde inşa etmek zorunda. Bunun için de eski asker arkadaşları “bu padişahı da mı götürecek” düşüncesiyle muhalefete geçtiler.

İstanbul hükümeti Lozan’a gelmek isteyince ertesi gün Ankara saltanatı kaldırdı.  Zorlandı. Öyle ki direnen olursa kelleleri gider demek durumunda kaldı. Onun üzerine hepsi birden el kaldırdı. Padişah da kaçtı, İngiliz’e sığındı. Niye kaçtı? 1917 senesinde kuzey komşumuzda Çar’ın başına gelenler benim de başıma gelir diye. Çar da İngilizlere yani kuzeni olan İngiliz Kralı’na “geleyim” diye mektup yazmıştı. Ama hiç cevap alamamıştı.

Osmanlı’nın uluslararası alanda da tasfiye edildiğine dair belge lazım. Sen apartmanı alıyorsun ama tapuya da işlemen lazım. İşte Lozan’ın sonunda yeni devletin tapusunu aldık.

Atatürk 1923 Şubatında Türkiye İktisat Kongresi girişinde uzun bir konuşma yaptı. Orada Fatih, Yavuz Selim, Kanuni gibi Osmanlı’nın en şaşaalı padişahlarıyla hesaplaştı. İnsanları kuşaklar boyu harbe götürdün, üreticiliği öğrenemedi diyor. Bu devrimci bir tavır. İlk polemik bu. İkinci polemik 1927’de Nutuk’ta gelecek. Demek ki devrimci üslup devam ediyor.

Cumhuriyete gidileceğini siyasal ve askeri çevresinden sadece İsmet Paşa biliyordu. Ötekiler şüphe ediyordu. Lozan dönüşü Başbakan Rauf Orbay Keçiören’deki evinde Mustafa Kemal’in cumhuriyet gibi bir niyeti olup olmadığını anlamaya çalıştılar. Mustafa Kemal de vakti gelince konuşurum dedi ve 29 Ekim’de devrimin zamanı geldi. İsmet Paşa ile birlikte o gece anayasa değişikliklerine son halini verdiler. Cumhuriyete karşı olan eski silah arkadaşları o gün İstanbul’daydı. Zamanlamanın ustası Atatürk. Ama İstanbul sermayesi onları desteklemeye devam etti.

Atatürk Nisan 1923’te ilk kez parti kurmuştu. İki devrim arasındaki en önemli farklardan biri. Türkiye devriminde parti yok. İzmir’e girildiğinde parti yok, Lozan’ın birinci devresinde parti yok. 1923’te seçim olduğu için parti kurdu, bunu da Kolomb’un yumurtası gibi kurdu. Müdâfaa-i Hukuk Cemiyetini Halk Fırkası yaptı. Sonra cumhuriyeti ekleyecek.

O tarihte niye eklemiyor? Çünkü cumhuriyetin adını henüz telaffuz etmek istemiyor. Cumhuriyetin ilanından sonra Cumhuriyet Halk Fırkası olacak. Bir yıl sonra da İstanbul sermayesi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na destek olacak. Yani cumhuriyete artık mecburen teslim olmuşlar.

Bunlar şunu gösteriyor: Devrim 20. yüzyılın devletini ve toplumunu kurmak için yapılıyor ve yolu savaşlardan geçiyor. Devleti kurmak dediğimiz zaman; İsmet Paşa’nın Lozan dönüşü mecliste yaptığı konuşmada ilginç bir şey var. Orada diyor ki, tapuyu aldık ama iş çok; şimdi medenileşmek zorundayız. 1933’te 10. Yıl Nutku’nda Atatürk de muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak; yani bunlar için mesele, 18. yüzyılın yani Fransız Devrimi’nin aydınlanmasından gelen medeniyetin ancak aydınlanma üzerine oturacağını ve medenileşmek zorunda olduğumuzu söylemek. Ana damar bu. Dolayısıyla basit tarım yapan 13 milyonluk bir köylüler ülkesinde iddialı bir iş yapıyoruz. Niye iddialı? Hem 20. yüzyılın devleti ve toplumu, hem de atardamarının medeniyet olması lazım.

Niye tek parti? Yeni devleti kim kuracak? Yeni devleti Ahrar gibi partilerle mi kuracak? Cumhuriyet bir siyasi devrim. Siyasi devrimin sahibi siyasal partidir, örgüttür. Yeni devletin partisi olacak elbette kim kuracak başka?

Osmanlı’da da ıslahat yapıldı, cumhuriyet de bir ıslahattı dersen tarihi doğru yorumlamış olmazsın. Tarihi doğru yorumlamak, 20. yüzyılın devletini kurmakla olur. 1908, Osmanlı’nın sakat, geri yerlerini düzeltme hamlesidir. İlericidir. Ama Cumhuriyet devrim süreçleriyle kurulmuştur. Farklı bir şey…

20. yüzyılın devleti, Türklerin yeniden var olabilmesi ve medeniyet. Her bakımdan gelişmek için bu köylüler ülkesinde omurganın ekonomi olması lazım. O yüzden 1923’te İktisat Kongresi yapılıyor. Orada sanayi hareketine doğru yönelme var. Osmanlı yatırım yapmayı öğrenmeden battı. Biz kendi başımıza öğreneceğiz diyor. Nasıl yapacaksın? Devlet sayesinde.

Lord Curzon Lozan’da İsmet Paşa’ya ne dedi? Ülkende bir şeyler yapabilmek için kapıma geleceksin, bana muhtaçsın, sana kaynakları ben vereceğim. Lord Curzon sömürge imparatorluğunun has adamı olarak bir tek ekonomik gelişme biçimi biliyor; piyasalarla. Piyasaların merkezi de Londra. Ona göre ekonomi dediğin şey bir piyasalar manzumesidir. O halde gelişmek isteyen bir yer, ihtiyacını karşılamak için Londra’ya gelecek.

Peki biz nasıl bakıyoruz? Onun kavrayamadığı bir yerden bakıyoruz. Biz de diyoruz ki devleti kurarsak ekonomiyi kurarız. Yani ekonomiyi devlete dayanarak oluşturacağız ve bunun adına devletçilik diyeceğiz. Peki hiç destek almayacak mıyız? Sovyetlerden alacağız. Nasıl milli mücadelede onlardan destek aldıysak, 1930’larda da onlardan destek alacağız. İsmet Paşa gidecek Leningrad’a Moskova’ya orada iki hafta kalacak, onların Birinci Beş Yıllık Planı yaptıklarını görecek ve onlardan teknik yardım ve sanayi desteği alacağız. Böylece 1933’ten itibaren sanayi programını kuracağız.

Demek ki ne kadar feleğin çemberinden geçmiş olursa olsun bir İngiliz’in tasarlayamayacağı bir ekonomi kurgusu; devleti kurarsan ekonomiyi de kurarsın. Bunu bir İngiliz’in kavraması mümkün değil. Onlar öyle kurmamış.

Peki Rusya’da süreç nasıl gelişti?

Bilsay Kuruç: Şubat Devrimi oldu. Şubat Devrimini Bolşevikler yapmadılar. Kendi kendine oldu. Neden oldu? Çarlık da yıkılmaya mahkûmdu. İngiliz imparatorluğu darbelere dayandı, Alman imparatorluğu dayanamadı, Avusturya-Macaristan dayanamadı, Rus çarlığı da direndi ama dayanamadı.

Rusya 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren kapitalizme adım atmışlardı. 1890’larda sanayi hamlesi yapmışlardı. Toprakta 1905’ten itibaren tam kapitalist sistemi getirmek için harekete geçtiler. Kısacası Rusya’da kapitalizm hem sanayide hem de toprak kesiminde hızlanarak gelişmeye başlamıştı.

Şubat Devrimi 1. Dünya Savaşı’nın koşullarını kaldıramayan Çarlık’ın tükenişi üzerinden oldu. Çar tahtından vazgeçti, ondan sonra kimse de Çarlık aramadı. Bir kişi hariç. Petrograd’daki İngiliz Büyükelçisi. Ama onun da çabaları yeterli olmuyor. Niye? Çünkü halk harekete geçmiş. Türkiye’den farklı bir tablo. Savaş masraflarının getirdiği kıtlık, açlık, hastalık, ayrıca cephelerde yıkım. Çocukları cephede ölüyor, kendileri açlıktan ölüyor ve bu tablo git gide artıyor. Yani Rus kapitalizmi halkın en basit gereksinimlerini karşılayamıyor.

Çar’ın çekildiği gün, 1917 Şubat’ında yepyeni bir şey doğar: Petrograd Sovyeti. Bu Sovyet bir karar organı olarak kurulur. Diğer yanda kargaşa olmaması için bir burjuva hükümeti kurulur. Yani iki tane karar merkezi oluşmuştur. Lenin bunu İsviçre’den izliyor ve hemen dönmem lazım diyor.

Bolşevikler parti olarak varlar. Türkiye ile en önemli fark bu. 1890’lardan beri RSDİP olarak varlar. 1903’ten itibaren Bolşevik-Menşevik olarak yavaş yavaş ayrıldılar. Yani ortada parti var. Ancak parti Şubat Devrimi ile ortaya çıkan tabloyu tam kavrayamıyor ve kurulan hükümete destek olmak lazım diye düşünüyorlar. Lenin’in farkı geldiği zaman ortaya çıkacak.

Lenin Nisan başında Petrograd tren istasyonunda törenle karşılanacak, orada bir bilmece gibi “sosyalizme gideceğiz” diyor. Ertesi gün Nisan tezlerini partiye açıklıyor. Parti bunu hemen kavrayamadı. Zamanla kavrayacak. Lenin devrimin gündemini ve programını yapmış. Şunu ortaya koyuyor. İki karar merkezi oluşmuş: Petrograd’dan başlayarak Sovyetler ve karşısında geçici burjuva hükümeti. Rusya’da işçiler ayrı, köylüler ayrı ama eş zamanlı harekete geçmişler.

Rusya kırsalında devamlı devrimci gelişmeler var.

Morgan Philips Price o günlerin Manchester Guardian muhabiri bunları, köylülerin Rusya kırsalında nasıl örgütlendiğini nasıl köylü komitelerini kurduklarını ve fiilen karar merkezlerini oluşturduklarını anlatıyor.

Rusya’da kırsal organizasyon komün denen köy veya köylerden oluşur. 300 yıldan beri böyle. Komün bünyesinde örgütleniyorlar. Bunların idari teşkilatına göre, bizim il ilçe gibi bölge örgütlenmeleri var sonra da Rusya çapında köylü örgütlenmeleri var. Köylü Sovyetleri var. Bu Şubat Devriminden sonra hızlanıyor. Öyle ki köylüler Şubat Devriminden bir gün önce tanrı Çar’ı korusun diye marş söylüyorlardı, Şubat Devrimi haberi gelince La Marseillaise söylemeye başladılar. Demek ki Çarlık bitmiş durumda, köylüler Çar’ı aramıyor. Osmanlı gibi. Tarih onu bitirmiş durumda. Burada da yeni devleti ve yeni toplumu kurmak gerekiyor.

Aynı örgütlenmeyi işçiler, köylülerle bağlantısı olmaksızın Petrograd’da, Moskova’da yapıyorlar, Sovyetleri kuruyorlar. Ve şu ortaya çıkıyor: Rus kapitalizmi işçilerin ve köylülerin hiçbir demokratik taleplerini karşılayamaz, çünkü böyle bir gündemi yoktur. Şubat Devrimi ile ortaya çıkan budur. Tarihi olarak Rus burjuvazisinin demokratik devrimi yapabilmesi mümkün değildir.

Aynı düzenin devam etmesini isteyen, İngiliz Büyükelçisi tehlikeyi gördü. Ondan sonra kurulan geçici hükümetlerin adamları gördü. 1. Hükümetin başkanı Kadet Milyukov gördü. Milyukov,  Morgan Philips Price’a mülakat verdi. Şubat Devrimi’nin ilk başbakanı Milyukov bu mülakatında hedeflerinin İstanbul’u ve Boğazları almak olduğunu söyledi. Bu sözler Petrograd’ı ayağa kaldırdı ve Milyukov istifa etmek zorunda kaldı. Yerine solumsu olarak bilinen Kerenski geçti. Lenin ona küçük geveze şaklaban dermiş.

Kerenski de aynı savaş politikasını devam ettirdi. Halbuki Rus halkı savaş bitsin istiyor. Ve kırsaldakiler de toprak istiyor. Kırsalın temsilcisi Sosyal Devrimci Parti. Lenin hariç Bolşevikler henüz köylülük meselesiyle pek ilgili değil. Lenin meseleyi görüyor ve bizim devrim ancak işçi-köylü ittifakıyla olur diyor. Yani büyük kitle olan köylülüğü işçi sınıfı yönlendiremezse devrim olmaz diyor. Devrimin kilidi bu ittifaktadır diyor. Orak-çekiç bu ittifakın simgesidir.

Nisan tezlerinde de bu görülüyor. İkili iktidar olmaz, tüm iktidar Sovyetlere ve işçi-köylü ittifakı. Yani devrimin birinci aşamasında işçi sınıfı köylülükle ittifak yapacak, ikinci aşamada işçi sınıfı yoksul köylülerle ittifak yaparak yoluna devam edecek. Demek ki gündem ve programı yapmış. Oyun nasıl oynanacak belli. Halkın savaşa son, köylüye toprak, üretimin denetimi ve herkese iş gibi sade talepleri var.

Bu Ekim Devrimi ile olacak. Devrimin olacağını İngilizler ve Fransızlar da hissediyorlar. Emperyalizmin hiçbir zaman tek planı yoktur. Daima yedek planları vardır. Yedek plan da esas oyuncu kadar kuvvetlidir. Asıl plan askeri darbeydi. Çünkü halkın kendi gerçek talepleri Bolşeviklerin sloganı olmuştu ve halk da Bolşevikleri benimsiyordu. Bu nedenle Kerenski’nin karşısına daha sonra Beyaz Ordu’nun Generallerinden olacak olan General Kornilov çıktı. İngiliz elçisi Kerenski’yi Kornilov’la anlaşmaya ikna etmeye çalışıyor. Ama aslında ikisi de birbirini yok etmek istiyorlar. Kornilov’un Petrograd’a yürüyüşünü işçiler durduruyorlar. Tarih 1917 Ağustos’unun sonu, Eylül’ün başı.

Kornilov devre dışı kalıyor, Kerenski zayıflamaya devam ediyor, Lenin gizlenmeye devam ediyor, Troçki hapisten çıkmış, Bolşeviklere katılmış ve Petrograd Askeri Komitesi’nin de başına geçmiş. Devrimi, Petrograd Askeri Komitesi yapacak. Ne zaman yapacak? Lenin’in takvimine göre Rusya Sovyetleri ikinci genel kongresinin yapılacağı tarihten önce olması ve iktidarın Sovyetlere verilmesi lazım. Yani 26 Ekimde (eski takvimle. Yeni takvimle 7 Kasım.) Bu yüzden Petrograd’da adeta halk devrim ne zaman olacak diye bekliyor. Bugün Türkiye’de “yarın dolar kaç olacak” diye soruluyorsa, o günlerde Petrodgrad’da “devrim yarın olacak mı” diye soruluyordu.

Ve nihayet Lenin “zamanı geldi” der ve o gün akşam geçici hükümeti Petrograd Askeri Komitesi teslim alır. Kimse ölmedi Ekim Devrimi’nde. Ciddi bir çatışma olmadı. Sovyetler kongresi toplanma halindeyken haber geldi. Lenin kongre salonunda konuşmaya hazırdı ve Troçki iktidarın alındığını açıkladı.

Hem Türkiye’de hem Rusya’daki devrimlerde en önemli etkenlerden birinin zamanlama olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bilsay Kuruç: Burada birkaç şey tarihi hızlandırdı. Bizde milli mücadele nasıl diyalektik bir biçimde, yani Osmanlı’nın önce İngiliz sömürge imparatorluğu tarafından parçalanma planının yapılması, parçalanmasının somutlaşması. Sonra Milli Mücadele gelecek. Nasıl somutlaşıyor? İngiliz ve Fransız savaş gemileri 1918’in Kasım ayında İstanbul’a demirleyip toplarını saraya çevirdiklerinde somutlaşıyor. O sırada Mustafa Kemal o gün İstanbul’a geliyor ve motorla Haydarpaşa’dan karşıya geçerken “Geldikleri gibi giderler!” diyor. Orada başlıyor aslında devrim süreci. Daha sonra Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri, muharebeler, büyük Lozan muharebesi, içerde muhalefete karşı muharebe, devrim süreci ve 28 Ekim akşamı “yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz” demesi.

Lenin ne dedi “dün erkendi, yarın geç”. Demek ki bir süreç bu, darbe değil. Her adımda bir şey oluyor. Fakat tarih bunu hızlandırıyor. Devrime doğru gidebilecek tasfiyelerin yapılması ve yeni bir devlete ve topluma gidilmesi lazım.  Bunu algılamak lazım. Bunu kavramak, bugünün Türkiye’sinde olmayan, o günün Türkiye’sinde ve Rusya’sında olan bir entelektüel kapasite ile olabiliyor. Ekim devrimine şöyle bakılırsa işin aslının daha derinde olduğu görülebilir: Lenin gördüğü, yönettiği süreçlerle kapitalizmi en zayıf halkasından girerek ve esasında entelektüel kapasitesini sona erdirerek yenmiştir.

Bu nasıl oluyor? 1914’te başlayan savaş kapitalizmin büyük uygarlık krizidir. Güya en uygar olan kapitalist devletler birbirlerini kırmaya başlıyorlar. Çok ağır bir kriz. Bu durum tarihi hızlandırıyor. Bu ağır birbirini kırma sürecinde toplumlar öğrenmeye başlıyorlar. Rus toplumu da orada öğrenmeye başlıyor.

Kuzey komşumuzda halkın devrim süreci içinde oluşu Rusya kırsalındaki köylülere öğretiyor. Kimse onlara toprağı durduk yere vermiyor, onlar istiyorlar ve büyük kısmında alıyorlar. Köylüler bunu öğrenince kendi komitelerini kurunca, işçilerin komiteleriyle, yani Sovyetlerle aynı düşünce ve konuşma birliğine kavuşuyorlar. Yani işçi-köylü ittifakına.

Bu ittifakın 1917’yi müstesna kılan niteliğine hatırı sayılır bir entelektüel olan Troçki (Lenin’in ‘devrimin zamanını’ kavrama, süreci yönetmedeki müstesna rolünü vurgulamak üzere) şöyle işaret etmişti: Devrime erişebilmek için, tarihin tümüyle farklı türde iki faktörünü buluşturmak ve bunları kaynaştırmak gerektirmiştir. Biri, burjuvazinin doğuş evresinin karakteristiği olan bir hareket, yani köylülerin kalkışması, savaşı ve öteki burjuvazinin sönüş evresinin karakteristiği olan hareket. Yani proletaryanın iktidar ele geçirmesi, “1917’nin özü bu ikisinin buluşup kaynaştırılmasıdır!” demişti. Bu tarihi olarak çok ender bir şeydir ve Ekim devrimi budur.

Devrim sürecinin “Şubat”tan başlayarak ve “kendi özel zamanını” yaratarak Ekim’e erişmesi bizi de yakından ilgilendiriyor. Mustafa Kemal’in Ankara’da 1920’de meclis kurulmadan önceki saptamasıyla: “Bizi ezmek isteyen kapitalizme ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme” karşı başlayan Milli Mücadelenin, o yıl Mayıs ayında başlamış Sovyet desteğiyle yürütülmesi, ikisi de İstanbul’u almaya odaklanmış “Çarlı Kapitalizm”e ve “Şubat” sonrasının Geçici Hükümetine karşı, Ekim”in Milli Mücadele ve 1923’ün Cumhuriyeti için de devrim olduğunu gösteriyor, berraklaştırıyor. O günlerin Ankarası da buna böyle bakmaktaydı.

[armelse]

Yazının tamamına erişmek için abone olmalısınız. Tıkla, abone ol

[/arm_restrict_content]

Comments are closed.

0 %